Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)

Alp Arslan (1064-1072)

Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem onu ve hem de Tuğrul Bey döneminden beri saltanat iddiasıyla baş- kaldırmış bulunan Kutalmış’ı bertaraf etmeye muvaffak oldu. Alp Arslan’ın 26 Nisan 1064’te Selçuklu tahtına oturduğunu görüyoruz. Bunun üzerine Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillah tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Alp Arslan’a, Halife tarafından “Şehinşahü’l-Âzam, Melikii’l- Arap ve’l-Acem” gibi birçok lâkap ve unvanlar tevcih edilmiş, kılıç, hil’at, sancak ve çok sayıda değerli hediyeler de gönderilmiştir. Bu sırada o, otuz altı yaşındaydı. Önce Amîdü’l-Mülk yerine, ismi kendisi ve oğlu Melikşah’ınki ile birlikte yaşayacak olan Siyâsetnâme sahibi Nizâmü’l-Mülk’ü vezirliğe getirdi (29 Aralık 1064). Aile içi problemleri halledip üst düzey görevliler arasında değişiklikler yaptıktan sonra da fütûhata başladı.

Onun döneminde öncelikle, Tuğrul Bey’in Anadolu seferlerini sürdür­mek amacıyla, Azerbaycan ve Kafkasya sahasında Ermeniler ve Gürcüler’e karşı başarılı hareketler yapıldı, önemli bir kısım yerler fethedildi. Bu seferlerin, fetihler ve sınırların genişletilip güçlendirilmesi yanında, sı­nır bölgesindeki Türkmenler üzerinde devlet nüfûzunu sağlamlaştırmak gibi iki önemli hedefi vardı. Bu arada Bizans’a bağlı olup, Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda “asla fethedilemez” şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur Ani fethedildi (16 Ağustos 1064). Buranın alınması İslâm dünyasında çok olumlu yankılara nede® oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan Halife, Alp Arslan’a Ebu Feth unvanını vermiştir. Bundan sonra aile fertlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendiren ve yeni fetihlerle bölgedeki hakimiyetini artırt devamı yönünde tedbirler alan Sultan Alp Arslan, kendisine baş kaldıran kardeşi Kavurd’u yola getirecek ve Huttalân ile Soğaniyan emirlerini cezalandırmak üzere Doğu seferine çıkacaktır.

Doğu seferinde (1065) Alp Arslan, Ceyhun’u geçerek Türkistan’a gir­di. Bazı çarpışmalardan başarı ile çıktıktan sonra dedesi Selçuk’un meza­rını ziyaret için Cend’e gitti. Daha sonra Merv’e dönen (Mayıs 1066) Alp Arslan, bu ilk Türkistan seferi ile atalarının eski ülkesinin Maveraünnehir’e komşu kısımlarını Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır. Bir süre daha bölgede kalan ve bu arada oğlu Melikşah’ı Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken Hatun’la, kendi kızını Gazne hükümdarıyla, onun kızını da diğer oğlu Arslanşah’la evlendiren Alp Arslan, böylece do­ğu sınırını emniyete almıştır. Alp Arslan burada oğlu Melikşah’ın veliahdlık törenlerini de yapmış, Şiraz ve İsfahan’ın yönetimini ona vermiş, bü­tün ülkedeki camilerde hutbelerde, kendi adından sonra onun adının da anılmasını istemiştir. Melikşah’ın veliahtlığı daha sonra Halife Kâim-Biemrillah tarafından da kabul edilecektir. Şimdi artık Alp Arslan yüzünü tekrar Anadolu’ya çevirebilecektir. Zira ardı arkasına gelen Türkmenlere yeni yurt açmak gerekmektedir. Bu dönemde çeşitli Türk gruplarının Ana­dolu içlerine akınlar yaptıklarını, bir bakıma nihâî yurt edinme harekâtının hazırlıklarını tamamladıklarını görüyoruz. Bu çabaların dönülmez sona ulaşması ise, bilindiği üzere Malazgirt ile mümkün olacaktır. Şimdi sıra bu gelişmelere kısaca değinmeye gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte da­ha önce Sultan Alp Arslan’m ikinci defa Gürcistan seferine çıkmak zorun­da kaldığım belirtelim. Sultan 1067’de Gürcü Kralı IV. Bagrat’ın Müslü­man Şeddâdîler üzerine yaptığı akınlara cevap vermek üzere Arran’a gel­di, daha sonra Gürcistan’a girdi. Şeki bölgesini alan Alp Arslan, IV. Bagrat’ın savaşa cesaret edememesi nedeniyle Gürcistan’ın her tarafına akın­cılar gönderdiği gibi Tiflis’i de fethetti. Sonuçta aman dileyen Bagrat, Alp Arslan’a tâbî olmayı kabul etti. Bunlardan sonra Mekke Şerifi Muhammed b. Ebû Hâşim 1070’te Alp Arslan’m huzuruna geldi ve Mekke’de hutbe­nin Abbasî Halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunduğunu bildirdi.

Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)

Gerek Tuğrul Bey ve gerekse daha sonra Alp Arslan tarafından çok iyi planlanmış bir yurt edinme faaliyetinin parçaları olarak devam eden kürklerin Anadolu içlerine yönelik hareketleri, Bizans tarafından hiç tep­esiz kabul ediliyor değildi. Olayların gösterdiği gelişme; Türklerin yeni bir yurt edinmek, Bizanslıların da topraklarını korumak amacıyla kesin sonuç almalarını gerektiriyordu. Bu sırada Bizans İmparatoru Konstantinos Dukas ölmüş (1067), devletin başına onun üç oğlu adına İmparatoriçeEudoxia (Evdokia) geçmiştir. Dahilî karışıklıklar, saray entrikaları ve çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Bizans’ın, bu duruma tahammülü güçleştirdiğinden İmparatoriçe, Peçenekler karşısında başarılı olmuş olan Romenos Diogenes’i kendisine eş olarak seçmiş ve idareyi ona bırakmıştır, l 1068’de İmparator ilan edilen Diogenes’in ilk görevi, doğu bölgesini Türk tehlikesini bertaraf etmekti.

Kaynakların cesur, atılgan, kabiliyetli bir asker, bunun yanında magrur, kendine fazlaca güvenen, dalkavukluktan hoşlanan bir kişiliğe sahip bulunduğunu ifade ettikleri R. Diogenes, tahta çıktıktan iki ay sonra, 13 Mart 1068’de Franklar, Uzlar (Hıristiyan Oğuz), Peçenekler ve Makedon­yalIlardan aceleyle toplanmış bir ordunun başında “güneydeki düşmana karşı” ilk Anadolu seferine çıktı. Kayseri, Sivas, Divriği, Toroslar, Halep yolunu takip eden İmparator, Menbic’i zaptederek, kış aylarında döndüğü İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Buna karşılık Türk altınlarının de­vamına mani olamadığı gibi, Niksar tahrip edildi, Eskişehir yakınında Amorium (Amuriyye)’a kadar gidilerek, bu meşhur şehir tahrip edildi.Diogenes’in İstanbul’a dönmesi üzerine Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş gibi komutanların yönetimindeki Türkler, güney, güneydoğu ve do­ğu bölgelerinden olmak üzere süratle Anadolu’ya akınlara başladılar. Gön­derilen kuvvetlerin tamamen bozguna uğratılmaları üzerine İmparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas’a, Philaretos Brachamios komu­tasında Malatya’ya iki ordu sevkettiği gibi, üçüncü bir ordunun başına da bizzat kendisi geçti. Hedefi Selçuklu harekât üssü olan Ahlat’ı almak, aynı zamanda onların ellerindeki kale ve müstahkem mevkileri tekrar fethede­rek Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmaktı. Fakat her iki general başarı sağlayamadığı gibi, ordusunun başında ikinci defa Anadolu seferine çıkan R. Diogenes de Kayseri, Palu, Sivas bölgelerinde harekâtta bulunduysa da (1069), çok hareketli bir strateji uygulayan Türkler karşısında önemli bir başarı elde edememişti. Nitekim bu sene bir taraftan İmparator’un önünden muntazam bir biçimde geri çekilen bir kısım Türk kuvvetlerine karşılık, diğer bir kısmı Kayseri’yi yağmalamış, Malatya’ya hücum etmiş, Anatoük eyaletinin zengin ve kalabalık merkezi Konya’yı tahrip etmiştir. Böylece ikinci seferde de Türklere karşı bir başarı elde edilememiştir.

Diogones 1070’de düşündüğü Anadolu seferine ise, Saray’daki muhalifleri dolayısıyla çıkamamış, yerine Doğu Orduları Komutanı Manuel Komnenos’u görevlendirmiştir. Sivas civarında yapılan savaşta Manuel Komnenos, Selçuklu ailesinden olup Alp Arslan’a karşı saltanat davasıyla baş kaldırmış olan eniştesi Erbasan (Er-Basgan, Er-Sığın) karşısında mağ­lup olarak beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edilmiştir. Fakat Sultan’ın gazabından çekinen Erbasan, esirleri salıverecek ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gidecektir. Buna karşılık onu takip eden Afşin ve di­ğer Selçuklu emirleri, Kayseri-Sivas bölgelerini yıldırım hızıyla ezip geç­tikleri gibi Afyon, Uşak, Denizli çevrelerini de yakıp yıkmışlardı. Hatta Afşin Kadıköy’e gelmiş Erbasan’ı alamayınca dönüş yolundaki Bizans kentlerine büyük zararlar vermişti. Sonuçta bütün bu dönemde insiyatifın, Türkler elinde olduğu ve Bizans’ı yıpratma, zayıflatma çabalarının başarı ile tatbik edildiği görülüyordu. Artık kalıcı neticenin alınması zamanı gel­mişti. Nihayet Romanos Diogenes, Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çı­karmak amacıyla, kalabalık ve değişik topluluklardan oluşmuş bir ordu­nun başında 13 Mart 1071 ’de İstanbul’dan hareket etmiştir.

Bizans ordusunun gücü hakkında muhtelif kaynaklarda 100.000 ile 600.000 arasındaki asker sayıları verilirse de, makul olan 200.000 civarın­da askere sahip olmasıdır. Fakat bu gerçekten kalabalık ordu, bir bakıma milletler mozayiği gibidir. Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve Ermeniler yanında Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerin­den ayrıca Hazarlar, Peçenekler, Uz ve Kıpçak (Kuman)’lar gibi Türk unsurlanndan ücretli askerler de vardır. Orduda çeşitli hizmetler için değişik sınıf askerler (kale deliciler, lağımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancı­nıkçılar), ustalar, nal ve çivi taşıyan 400, silah ve mancınıklarla diğer sa­vaş gereçlerini taşıyan 1.000 araba vardı. Kaynaklar bir de 1.200 kişi tara­fından çekilen 10 kantar ağırlığında taş fırlatabilen bir mancınıktan bahse­derler. Bu sırada Alp Arslan Fatımîlere yönelik olarak Suriye’ye sefere çıkmış, bu amaçla Azerbaycan üzerinden Bizans topraklarına girmişti. Bu­rada, savaş öncesi tekrar Bizanslılara geçecek olan Malazgirt ve Erciş’i fetheden Sultan, Urfa’yı ise bütün çabasına rağmen alamamıştı. Mirdasogullannın yönetimindeki Halep’i bir süre muhasaradan sonra antlaşma ile Selçuklulara bağlamış, Şam ve Mısır’a yönelmek üzeredir. Fakat yaklaşan Bizans tehlikesi dolayısıyla bundan vazgeçer, süratle geri döner. Hızlı hareket etmek ve iaşe konusunda sıkıntıya düşmemek için bir kısım askerle eder. Sonuçta Malazgirt’teki karşılaşmada 15/20.000 ile nihayet 50.000 kadar olduğu konusunda nakiller bulunan bir güce sahiptir.

 

İki ordu arasındaki büyük sayı farkına rağmen, Bizanslıların çoğu değişik milletlerden oluşmuş kozmopolit, hantal silahlı gücünün verdiği dezavantaja karşılık, Alp Arslan’ın Türk savaşçılığı ve İslâm’ın cihad ülküsüne bütünüyle bağlı, çok hareketli bir savaş gücü vardı. Alp Arslan, İmparator’a son bir defa hem kendisini ve hem de Halife’yi temsil eden elçiler gönderdi ise de, bu davranışı bir zaaf alameti olarak değerlendirildiği,, den sonuç alınamadı.

Sultan Alp Arslan’ın maddî güç yanında, ordusunun manevî yönünü de ihmal etmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim savaş biraz da bu neden­le, Alp Arslan’ın imam ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tav­siyesi üzerine, bütün Müslümanların başarıları için dua edeceği mübarek Cuma gününe ve Cuma namazı sonrasına denk getirilmiştir. Bir İslâm ku­mandanı olarak son barış teklifi de bir zayıflık ve savaştan çekinme şek­linde değerlendirilerek reddedilen Alp Arslan, birlikte kılınan Cuma na­mazından sonra beyazlar giyinmiş, kokular sürünmüş olarak askerlerinin başındadır. Onlara yaptığı kısa hitabede; Şehit düşerse vurulduğu yere gö­mülmesini, kendisinden sonra oğlu Melikşah’a itaat edilmesini bildirir. Bir hükümdar değil, Allah yolunda din ve devlet için bir er gibi savaşaca­ğını belirtir. Savaşmak istemeyen çekip gidebilecektir. Atının kuyruğunu bizzat bağlar, ok ve yay gibi uzaktan savaşma aletlerini bırakır, en ön saf­ta olacağım göstermek için kılıç ve topuzunu alır. Halife Kâim-Biemrillalı da metni Ahbâru’d-Devleti’s-Selçukiyye’de kayıtlı bulunan Ebû Saidb. Muslaya’nın hazırladığı bir dua metninin bütün İslâm ülkelerinde Cuma hutbesinde okunmasını istemiştir. İslâm dünyasının o zamanki en büyüğü­nün, bütün Müslümanların hislerine tercüman olduğu bu duada yer alan cümleler gerçekten dikkat çekicidir.

“Allahım! İslâm sancağını yücelt ve İslâm’a yardım et! Şirki başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tabî olma hususunda akıtan senin yolunun mücahit­lerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yar­dımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin Emîri’nin burhanı olan Şehinşa- hu’l-Âzam (yani Alp Arslan) ’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşı­sında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilme için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti; malı ve canıyla buyrukları­na uymak amacıyla, senin yoluna düştü… ”.

Bizans ordusu karşısında Alp Arslan, ordusunu dört kısma ayırdı. Da­ha kalabalık iki kısmı savaş alanı kenarındaki tepelerde pusuya yatırdı. Üçüncü kısma düşmanın arkasını tutma görevini verdi. Dördüncü kısım ise başında kendisi olduğu halde R. Diogenes’in karşısında yer alıyordu.

Savaş, Bizans ordusunun hücumuyla başladı. R. Diogenes’in hücumuna Alp Arslan, sahte ricatle cevap verince, sonuçta ordugâhından uzak­laşan İmparator, akşama doğru pusuların olduğu yere gelip dayandı. Türk çemberi içinde kalan Bizans ordusu çok kötü biçimde mağlup olmuştu (26 Ağustos 1071). Bizzat İmparator esir düşmüş, İslâm Tarihinde ilk defa ol­mak üzere bir Basileus, Müslümanların tutsağı olmuştu. Fakat hayatı ba­ğışlandı ve 3 Eylül 1071 ’de ülkesine iade edildi.

Malazgirt zaferinin sonuçlan, değişik yönlerden geniş biçimde ince­lenebilir. Bununla birlikte millî tarihimiz ve İslâm Tarihi açısından en önemli sonucunun, Anadolu’nun bir daha değişmemek üzere ebedî olarak Türk ve Müslüman yurdu olması sürecinin kendisiyle, kesin bir biçimde başladığı şüphesizdir. Nitekim Sultan Alp Arslan, Malazgirt sonrasında Selçuklu şehzade ve emirleriyle Türkmen beylerine bütün Anadolu’nun fethini emretmiştir. Tabiatıyla R. Diogenes ile Alp Arslan arasında, bugün tam metni elde bulunamayan, ancak bazı eserlerden içeriğini, kısmen tes­pit edebildiğimiz bir antlaşma da yapılmıştır. Buna göre;

a- R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecektir.

b- Bizans, Selçuklu Devleti’ne her yıl 360.000 altın ödeyecektir.

c- Bizanslıların elindeki bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak­tır.

d- Gerek görüldüğünde Bizans, Selçuklulara askerî kuvvet göndere­cektir.

e-Antakya, Menbic, Urfa, Malazgirt gibi kent ve kaleler Selçuklulara verilecektir.

f- R. Diogenes’in kızlarından biri Melikşah’la nikahlanacaktır.

Fakat bu antlaşma, Diogenes’in tahta geçmesi mümkün olamadığın­dan uygulanamamıştır. Bu durum Alp Arslan’a elde ettiği hakları silahla koruma yetkisini vermiştir. Artık Selçuklu orduları Anadolu’yu kısa zamanda fethedebilirlerdi ve ettiler de. Bu vesile ile Malazgirt zaferinin’ lâm ülkelerinde çok büyük sevinç uyandırdığını, İslâm’ın ilk dönemlerindeki Kadisiye ve Yermuk zaferleriyle kıyaslandığını ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu arada bir taraftan Anadolu kapıları, Müslüman Türklerin bu ülkeye kalıcı girişleri için kesin biçimde açılırken, öte yandan Hıristiyan Avrupa da Bizans’ı kurtarmak amacıyla Haçlı Seferleri’ni başlatma hazırlıklarına girişiyordu. Nitekim Malazgirt’in hemen akabinde Anadolu’da ortaya çıkan Türk-İslâm siyasî teşekküllerini, ismen olsun hatırlamak, bize bu toprakların ne kadar süratli bir biçimde bir Müslüman Türk yurdu haline getirilmekte olduğu konusunda yeterli fikir verebilecektir. Yukarı Fırat havzasında Erzurum merkez olmak üzere Saltuklular (1072. 1202), Aşağı Fırat’ta Erzincan-Şebinkarahisar arasında Mengücükler (1080-1228), Sivas merkez olmak üzere Orta Anadolu’da Dânişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları (1084-1393), Van gölü 1 havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207), Diyarbakır (Diyar- bekir)’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085- 1113) ve Hasankeyf, Mardin, Harput merkezleri ağırlıklı olmak üzere Gü­neydoğu Anadolu’da Artuklular (1102-1409) kurulmuş ve herbiri bölge­lerinin ebedî Türk-İslâm yurdu olmasında önemli roller oynamışlardır.

Hıristiyan dünyasının bu gelişmelere mukabelesi olmak üzere Haçlı Seferleri’nin de XI. yüzyılın ilk yarısında fiilen başlamış olduğunu biliyo­ruz.87 Bunlarla ilgili daha sonra bilgi verileceğinden, burada bu kadarlık bir hatırlatma ile yetiniyoruz.

Alp Arslan, Karahanlılar üzerine tertip ettiği sefer dolayısıyla 200.000 kişilik büyük bir ordunun başında Malazgirt’ten Maveraünnehİr’e hareket etti. Burada esir edilen bir kale kumandanı tarafından girişilen suikast so­nucunda aldığı yaralar dolayısıyla 10 R. Evvel 465/24 Kasım 1072’de ve­fat etti. 45 yaşındaydı ve Merv’de defnedildi. Ebû Şücâ künyesine Adudu’d-Devle lâkabına ve Burhânu Emîri’l-Mü’minîn unvanına sahipti.

Alp Arslan’m ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştu. O yiğitli­ği, disiplini, enerjisi ve adaleti ile tanınmıştı. Çok merhametli, dindar bir kişi idi. Ülkesindeki fakir ve düşkünlere yardım eder, maaş verirdi. Sara­yında her gün kesilen çok sayıda koyun etinden yapılmış yemekler, açları doyururdu. Bütün bunlar yanında en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüp­hesiz İslâm’ın cihad emrine olan sarsılmaz bağlılığı ve bu sayede Müslü­man Türklere Anadolu kapılarını açmasıdır. Böylece o, Türk Tarihi’nde ol­duğu kadar İslâm Tarihi’nde, hatta Dünya Tarihi’nde önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Anadolu Türklüğü ona çok şeyler borçludur.

Kaynak:

Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi

Yazar Hakkında: Harun Selçuk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*