Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)

BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157)

Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar.

Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. Bu nedenle de onda eski Türk toplumu değerleriyle İslâmî değerlerin uyumlu bir kaynaşmasına şahit oluruz. Şüp­hesiz Büyük Selçuklu Devleti; Türk Tarihi’nin akışına yeni bir yön vermiş ve İslâm dininin akideleriyle donatarak zinetlendirdiği Türklüğe, yeni ve köklü bir hamle kudreti kazandırmıştır. Bu nedenledir ki, bütün Türk top­lulukları ve siyasî teşekküllerinde, günümüzde bile Selçuklu damgasının tesirleri hissedilmektedir.

Sınırlarının doğuda Sibirya’dan batıda Marmara denizi ve Ege kıyıla­rına, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Mısır’a kadar uzandığı yani Afrika dışındaki bütün İslâm dünyasını içerdiği ve hatta Anadolu’yu da İslâm yurdu haline getirdiği düşünüldüğünde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ortaya çıkışının, Türk Tarihi açısından olduğu kadar, genel İslâm Tarihi yönünden de ne kadar büyük bir mana ifade ettiği kolaylıkla anla­şılır. Nitekim Türk Tarihi’nde olduğu gibi, İslâm Tarihi’nde de Selçuklu­lar, dört büyük İslâm imparatorluğu içerisinde (Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı) üçüncüsünü oluştururlar ve ilk ikisi bugün için büyük çapta ha­tıra değeri olan tarihî vâkıalar halini aldılarsa da, Osmanlılarla birlikte Sel­çukluların müspet izlerini, başta hakimiyet bölgelerindekiler olmak üzere, daha sonraki hemen bütün İslâm devletlerinde kolaylıkla görmemiz müm­kündür.81 Bu sebeple de Selçuklular, Türk Tarihi için olduğu gibi, İslâmTarihi için de önemli bir dönüm noktası oluştururlar. Zira onlar Türk ve İslâm imanını birleştirmek suretiyle XI-XIII. yüzyıla silinmez damgalarnı vurmuşlar, bu suretle de dünya tarihinde haklı olarak geniş yer bulmuşlardır.

1- Selçukluların Siyasî Tarihi

a- Selçuklu Ailesi ve Kuruluş

Devlete ismini veren hükümdar ailesinin atasının adının telaffuzu konusunda değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Kısaca Salçuk, Selçük, Selçığ, Salçug, Selçuk şekillerinde söylenen bu kelimenin Türkçe’de Selçuk şeklinde telaffuz edilmesi umumileşmiştir. Kelimenin Selçük şekli ile “küçük sel” veya Salçug şekli ile “mücadeleci” anlamına geldiği ileri sürülmüştür.

Selçuk ailesi Oğuzların Kınık boyuna mensuptur. Selçuk’un babası Dokak (Dukak) adını taşımakta ve önemli bir aileden gelerek Oğuz Yabgu Devleti’nde mühim bir mevki işgal etmekte idi.83 Oğuz Yabgu Devleti, Sel­çukluların mensup oldukları Kınık da dahil olmak üzere, genellikle konar göçer yirmi dört Oğuz boyunun, beyleri vasıtasıyla Yabgu’ya feodal bir bağ­la bağlı bulundukları, bir boylar birliğinden oluşmaktaydı. İslâm aleminden Hazar ve İdil (Volga) Bulgarları’na giden ticaret kervanları onların toprak­larından geçiyordu. Güçlü dönemlerinde (965’te yıkılana kadar), Hazarlar’a bağlı olan Oğuz Yabgu Devleti’nde Yabgu vekili Külerkin, Subaşı (ordu ko­mutam), Tarhatı ve Yınal unvanlarına sahip yöneticiler bulunuyordu.

Oğuzlar, muhtemelen Müslüman tüccarların da etkileriyle, onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Dokak’ın soyundan İslâmiyet’i kabul eden ilk kişi ise Selçuk’tur.

Oğuz Yabgu Devleti’nin hizmetinde bulunan Dokak öldüğünde, onuncu yüzyıl başlarında doğan oğlu Selçuk 17-18 yaşlarında olmalıdır Oğuz Yabgu’sunun yanında yetişmiş ve daha sonra babasının bu devlette­ki yüksek mevkiini işgal ederek Subaşı olmuştur. Selçuk’un kendine bağ­lı Oğuzlarla Yabgu’dan ayrılarak güneye inmesi konusunda değişik bazı rivayetler bulunmakta ise de bunun, Tarihteki büyük Türk göçlerinin ço­ğunda olduğu gibi yer darlığı ve otlak yetersizliğine bağlı olması gerekir. Zira Selçuk’un yönetimindeki kitlelerin kalabalık olduğu ve yerleri kâfi gelmediğinden, Maveraünnehir’e doğru indiklerini XII. yüzyıl kaynakları tasrih ederler. Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık merkezi Yenikent (Yengi- kent)’ten ayrılırken Selçuk’un beraberinde, başta Kınık boyu mensupları olduğu halde, diğer Oğuz kütlelerinin külliyetli miktarda at, deve, koyun ve sığır getirmiş olmaları da bu durumun kanıtıdır.

Selçuk’un Sırderya (Seyhun)’nın sol kenarında yine bir Oğuz şehri olup Yabgu’ya, ancak yılda bir defa gelen memurlarına belirli bir vergi vermek gibi oldukça da zayıf bir bağla bağlanmış bulunan Cend’e (muh­temelen 960’ı müteakip) gelmesi, tarihte mühim bir dönemin başlangıcını oluşturur. Zira burası Maveraünnehir’den göç ederek gelmiş Müslümanla­rın oturduğu Türk ve İslâm ülkeleri arasında bir sınır şehridir. Ayrıca bu dönemde kalabalık Türk kitleleri İslâmiyet’i kabul etmekteydiler. Bu du­rumda Selçuk, Buhara ve Hârizm gibi komşu İslâm ülkelerinden din adamları isteyerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte İslâmiyet’i kabul et­miştir. Selçuk’u bu kararı almaya sevk eden en önemli âmil, yeni dinin ca­zibesi kadar, aynı zamanda da bu sayede kazanacağı siyasî imkânlar olma­lıdır. Tabiatıyla bu arada yoğun ticarî ilişkiler ve mutasavvıfların İslâm’ı yaymak yönündeki etkili çalışmalarını da hatırlamamız gerekecektir. Ar­tık bu kabulden sonra Tarih kaynakları onlardan, bizim Selçuklular deme­mize karşılık Salçûkiyân, Salâçika, Türkmen şeklinde bahsedeceklerdir.

Şimdi sıra Oğuz Yabgusu ile siyasî bağlılığı son vermeye gelmiştir. Nitekim yıllık verginin tahsili için Cend’e gelen memurlarını Selçuk; “kâ­firlere haraç vermeyeceğini” söyleyerek uzaklaştırmış, böylece İslâm yo­lunda savaşa hazır bir “gazi” olduğunu göstermiştir. Bundan sonra kendi­sine “el-Melikü’l-Gazî Selçuk” denmesine sebep olacak savaşlarına başla­mış ve bunlardan birbirine bağlı iki önemli fayda temin etmiştir: Önce Müslümanların ve savaşlara katılmak isteyen Türklerin yardımlarını sağ­lamış, sonra da Cend ve çevresini Yabgu’dan ayırarak, müstakil sayılabi­lecek bir idare oluşturmuştur.

Selçukluların Cend’e geldikleri sırada, bölge çevresinde ikisi Türk, Karahanlı ve Gazneliler ile biri îranlı hanedânların yönetiminde Samanilerler olmak üzere üç devlet vardı. Selçuklular bu komşularıyla çeşitlj^W nümler sergileyen ilişkiler içerisine girmişlerdir. Karahanlılara kar mânîler’e yardım etmek, Maveraünnehir’le ilgili Karahanlı, Gazneli ve Sâmânîler arasındaki çeşitli olaylara karışmak gibi. Bu arada 1005’te Samânî Devleti tamamıyla ortadan kalkmış, Karahanlılar Maveratinnehi ’ Gazneliler de Horasan’a hakim olmuşlardı. Nihayet Selçuk, Türk-İslam Tarihi’nde olduğu gibi, dünya tarihinde de sürekli tesirler uyandıracak kendi adıyla anılacak Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini attıktan sonra, bu büyük Türk-İslâm devletinin ortaya çıktığı yer ve sınır şehri o|. ması dolayısıyla siyasî ve tarihî öneme haiz Cend’de, muhtemelen 1009 a doğru, yüz yaşlarında vefat etmiştir.

Selçuk’un Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf, Musa isimlerinde dört oğlu vardı. En büyük oğlu Mikâil, daha babası hayatta iken (995’ten sonra) bir savaşta ölmüş, onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler bizzat dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. Selçuk’un vefatı üzerine, Oğuz devlet teşkilâtına uygun biçimde Arslan, Yabgu unvanını aldı, diğer kardeşleri de durumlarına uygun unvanlar almışlardı. O sırada 17-20 yaşlarında olmala­rı gereken Tuğrul ve Çağrı’ya da Bey unvanı verilmiş ve ailenin diğer fert­leri gibi onlar da, idaredeki yerlerini almışlardı.

Bu sıralarda Cend’den ayrılarak Maveraünnehir’e inmiş bulunan Sel­çukluların, müttefiki Sâmânî Devleti ortadan kalkmış olduğundan onlar, doğrudan doğruya Karahanlılarla karşı karşıya gelmişlerdi. Burada Kara- hanlı İlig Han’dan haklı olarak çekinen Tuğrul ve Çağrı beyler, yine Ka- rahanlılardan Buğra Han’a müracaat etmeye karar vererek, Talaş havali­sine gitmişlerse de, Tuğrul Bey, Han tarafından tevkif edilmiştir. Çağrı Bey, bu durumda anî bir baskınla kardeşini kurtarmış ve diğer Selçuklula­rın yanına Maveraünnehir’e geri dönmüştür. Bu sırada Selçukluların de­vamlı bir biçimde Karahanlıların baskılarına uğramakta olduğunu görüyo­ruz. Nitekim Ali Tegin; Selçukluları Keş ve Neşheb sahrasından çıkarmak için “Türkistan melik ve hükümdarlarına” mektuplar yazmıştı. Bu siy^1 baskı, yer sıkıntısı ve istikbal endişesi Selçuklulara, Gaznelilerin idaresi” deki Horasan ile Büveyhîlerin yönetimindeki Irak-ı Acem’de kendileri için uygun yerler bulunamayacağını, dolayısıyla daha uzaklara gitmeleri gerektiğini düşündürdü. Bu durumda Tuğrul Bey “uzak ve geçilmesi müşkül” çöllere açılırken kardeşi Çağrı Bey, komutasındaki 3.000 kişilik seçme süvari kuvvetiyle Doğu Anadolu’ya meşhur akınlarını gerçekleştirdi (1016-1021).

Biz Selçuklularla ilgili önemli sayılabilecek bazı gelişmeleri burada atlayarak, Ârslan Yabgu’nun, Gazne Sultanı Mahmud tarafından kur­nazlıkla Semerkant’a getirilerek tevkif edildiğini (1025) ve Hindistan’da Kalincar kalesinde yedi senelik bir mahpus hayatından sonra öldüğünü belirtelim (1032). Çok önemli sonuçları olan bu hadiseden sonra artık -Yı- nal unvanıyla tanınan üçüncü kardeş Yusuf un da tahminen 995’ten sonra ölmüş olması nedeniyle- Selçukluların başında Musa İnanç Yabgu varsa da (ölümü 1064’ten sonra) gerçek güç, Tuğrul ve Çağrı beylerde idi ve bu ikisi ailede ön plana çıkmışlardı.

Selçukluların Maveraünnehir’deki sıkışık vaziyeti yukarıda söz konu­su edilmişti. Bu durumda Tuğrul Bey taarruzdan uzak sahalara çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey’in 3.000, yolda aldığı takviyelerle en çok 5/6.000 ki­şilik bir süvari kıtasının başında, Gaznelilere rağmen Horasan’ı geçerek Doğu Anadolu’ya gerçekleştirdiği akın (1016-1021) önemlidir. Bu akınla Ermeni ve Gürcüler karşısında başarılı olunmuş, çok fazla ganimet elde edilmesi yanında, o bölgede, gelecek Türklere mukavemet edebilecek cid­dî bir kuvvetin bulunmadığı da tespit edilmiştir ki, bu durum ileride mü­him sonuçlar doğuracaktır. Nitekim bundan sonra iki kardeşin Maveraün­nehir’deki itibarları büyük ölçüde artmıştır.

Çeşitli hadise ve gelişmelerden sonra Selçuklular Mayıs 1035’te Cey­hun’u aşarak Gazneli toprağı olan Horasan’a geçtiler. Bu sırada Tuğrul ve Çağrı beylerin yanında, kendi kuvvetleriyle birlikte Musa İnanç Yabgu ve Yınallar (Yusuf Yınâl’m oğlu, Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal ve kuvvetleri) bulunuyordu. Bu geçiş daha sonra doğuracağı neticeleri göz önüne alındığında, son derece de önemli bir olay tarzında değerlendirilmek gerekir. Zira bundan sonra artık gelişmeler, Tuğrul ve Çağrı beylerin yöne­timinde Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerinin Horasan’da atılmasına imkân verecektir. Tabiatıyla bu durumu Gaznelilerin itirazsız kabul etme­leri mümkün değildi. Burada karşımıza üç merhalede toplayabileceğimiz Selçuklu-Gazneli ilişkileri çıkar. Bunun ilk safhası Nesâ çevresinde geçer. Nitekim 1035 Haziranının son haftasında (29 Haziran) Nesâ sahrasında karşılaşılan Hâcib Beg-toğdı (Beydoğdu) komutasındaki fillerle takviyeli Gazne ordusu, Selçuklular tarafından büyük bir mağlubiyete uğratılmıştır. Selçukluların bu zaferi onlara, çok zengin ganimetler kazandırması yanında, devletlerinin temellerini burada atabilecekleri inancını vermiş olm dolayısıyla, bilhassa önemlidir. Gazneliler Ferâve’yi Musa Yabgu’ya Hindishistan’ı Çağrı Bey’e, Nesâ’yı da Tuğrul Bey’e veriyorlardı. Bunu müteakip Gaznelilere yarı bağımlı bir durumun kabulü şartıyla, barış sağlanır gibi ol duysa da, devamlı olamamıştır. Bir süre sonra Selçuklular, kendilerine ay nlan bölgelerin yetersizliğinden bahsederek Merv, Serahs ve Bâverd’inde ilavesini istediler. Tabiatıyla Sultan Mesud buna çok sinirlendi.

Selçuklu-Gazneli münasebetlerinin ikinci merhalesinde, Serahs yakınlarında Talhâb denilen yerde 1038 Mayısının üçüncü haftasında Hâcib Suba­şı komutasındaki Gazneli ordusu, bilhassa Çağrı Bey’in gayretleriyle ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Böylece Horasan kesin biçimde Selçuklu idaresine girmiştir. Bunun üzerine bölge aile fertleri (Çağrı Bey, Musa İnanç Yabgu, Tuğrul Bey’in ana bir üvey kardeşi Yusuf Yınal’ın oğlu İbrahim Yinal) ara­sında paylaşılmıştır. Şimdi artık Tuğrul Bey devletin başındadır ve Nişabur’u merkez edinmiştir. Burada kendisine “es-Sultanu’l-Muazzam” unva­nıyla hutbe okunmuştur. Bunun yanında hemen gerekli askerî düzenleme ya­pıldığı gibi, Selçukluların bölgedeki durumlarım meşrûlaştıran Halife Ka-im-Biemrillah (1031-1075)’ın elçisi de Nişabur’a gelmiştir. Netice itibarıy­la 1038 Mayısında kazandıkları zafer, Selçukluların müstakil bir devlet kur­maları yolundaki çok önemli bir merhaleyi oluşturmuştur.

Selçuklularla Gazneliler arasındaki üçüncü büyük savaş daha önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu sırada içinde bulunduğu durumun ciddiyetini anlayan Sultan Mesud, bu defa ordunun yönetimini bizzat üstlenmişti. Sultan 300 savaş fili ile desteklenen 50.000 süvari ve piyadeden oluşan or­dusunun başında Belh’e geldi ve hemen Serahs’a doğru yürüdü. Onun or­dusunda bulunan dönemin tarihçisi Beyhakî’ye göre; “Bütün Türkistan’ın da mukavemet edemeyeceği kadar büyük ve techizatlı” bir ordu kurulmuş­tu ve yeni katılan kuvvetlerle durmadan sayısı artıyordu.

Çağrı Bey Serahs’ta idi. Tuğrul Bey Nişabur’dan oraya hareket etti Musa Yabgu da oraya gelmişti. Selçuklu ordusu 20.000 süvariden oluşu­yordu. Çağrı Bey, savaş taraftarıydı. Ramazan 430/Mayıs 1039’da başlayan uzun muharebelerde Selçuklular, yıpratma savaşları yapmak üzere dağınık şekilde, çöllere çekildiler. Sultan Mesud, Selçukluların boşalttığı Nişabur’a girdi (Kasım 1039). Bu arada Gazneli ordusunun sahra savaşlarına uygun olarak yetiştirilmesine çalışıldı. Baharda Çağrı Bey’in ısrarıyla Selçuklular ortaya çıktılar. Kendilerini takip eden Gazneli ordusunu devamlı olarak taciz ediyorlar, su şebekesini tahrip ederek geriye çekiliyor­lardı.. Sonuçta yeni iltihaklar dolayısıyla sayısı aşağı yukarı 100.000 civa­rına ulaşmış bulunan Gazneli ordusuyla Selçuklu ordusu, Merv yakınında Dandanakan hisarı önünde, bugünkü Taşrâbâd (taş şehir, taş kasaba)’da karşılaştı. Üç gün boyunca (7-9 Ramazan 431/22-24 Mayıs 1040) süren çarpışmalar sonunda Gazne ordusu büyük bir hezimete uğradı. Hazîneleri ve külliyetli miktardaki savaş malzemesi Selçukluların ellerine geçti. Sul­tan Mesud, maiyetindeki yüz kadar askerle güçlükle Gazne’ye ulaştıysa da, savaşın tesirinden kurtulmak ve tekrar güçlenmek amacıyla Hindis­tan’a giderken, kendi adamları tarafından öldürüldü. Neticede Gazneliler Horasan’ı kesin olarak kaybederken, İran muhtemel hiç bir direnci kalma­yan açık bir ülke durumuna düşmüştü. Fakat savaşın esas önemi, Selçuk­lu Devleti’nin kesin olarak müstakil bir devlet tarzında bununla kurulmuş olmasındadır. Nitekim muharebenin son günü Cuma namazından sonra Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti’nin sultanı ilan edildi. Civar hükümdarlara fetihnâmeler gönderildi.

Dandanakan’dan bir ay sonra Selçuklu ileri gelenleri Merv’de, kur­dukları devletin asıl teşkil ve tanzimini hedefleyen ve Tuğrul Bey’in ko­nuşmasıyla açılan büyük bir kurultay düzenlediler. Rivayete göre kurultay açılışında Tuğrul Bey, eline aldığı bir oku ağabeyi Çağrı Bey’e vermiş ve bunu kırmasını istemişti. O, oku kolayca kırmıştı. Ok sayısı ikiye çıktığın­da da zorlanmayan Çağrı Bey, üç oku güçlükle kırmış, dört ok yanyana geldiğinde ise kırması mümkün olamamıştı. Selçuklu ailesine aralarında dayanışmanın zaruretini göstermeyi hedefleyen Tuğrul Bey, bunun üzeri­ne bir nutuk irad ederek, birlik halinde bulunmalarını, yoksa tek tek oklar halinde kolayca kırılabileceklerini ifade etmişti. Tuğrul Bey bu düşünce­lerinde çok haklıydı ve daha kendisinin hükümdarlığı döneminde, başta ana bir kardeşi İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ın uzun süreli isyanlarıyla karşılaşmıştı. Bunlardan birincisini güçlükle halledebilecek, diğeri ise halefi Alp Arslan’a kalacaktı.

Önemli kararların alındığı Merv kurultayında, öncelikle Türklerin çok eskiden beri sahip oldukları cihan hakimiyeti ülküsü uyarınca, gerek doğu­da ve gerekse batıda hedeflenen fetihler kararlaştırıldı. Ayrıca Tuğrul Bey’in imzasını taşıyan bir mektup, Selçuklu elçisi Ebû İshâku’l-Fukkâı ile Bağdat’a Halife Kâim-Biemrillah’a gönderildi. Mektupta Hora­san’daki son durum açıklanarak, bölgede adaletin tesis edildiği, Hak yolunda yürüneceği, Emîru’l-Mü’minîn’e sadakatle bağlı oldukları ifade ediliyordu. Kurultayda alınan kararlardan biriyle de, ülke ve ileride fethe­dilecek bölgeler, Selçuklu hanedânma mensup üç reis arasında taksim edilmiş, yeni kurulan devlet iyi yetişmiş Gazneli ve Sâmânî görevlilerle takviye edilmişti.

Serahs ve Belh şehirlerinin dahil bulunduğu Ceyhun ve Gazne arasın­daki bölge merkez Merv olmak üzere Melikü’l-Mulûk Çağrı Bey’e; He- rat merkez olmak üzere Büst ve Sistan havalisi Musa İnanç Yabgu’ya; Başkent Nişabur’da kalmak üzere Irak bölgesi bütün Selçukluların sultan sıfatıyla Tuğrul Bey’e verildi. Hanedânın ikinci derecedeki mensuplarına da diğer yerler verilmişti.

Kaynak:

Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi s.206-212

Yazar Hakkında: Harun Selçuk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*