Büyük Alemin Kainat,Küçük Alemin Insan Olduğu

Büyük Alemin Kainat,Küçük Alemin De Insan Olduğunu Beyan Eder

‘Bu kainatta ne kadar âlem varsa hepsi iki kısımdır:

a-Alem-i gaybdır. Yani göz, kulak ve sair duyulardan gaib âlem vardır. Buna âlem-i meleküt, âlem-i ervâh, âlem-i emr âlem-i me tul âlem- bâtın, âlem-i sîret, âlem-i keşf, âlem-ı latif ve âlem-i nurâni denilir.

b-Alem-i şahadettir. Yani duyularla görülen, işitilen ve hissedilen âlemdir. Buna da âlem-i mülk, âlem-i ecsâm, âlem-i halk, âiem-i mahsüs, âlem-i zâhir ve âlem-i süret denilir. Hepsinden maksad âlem-i gayb ve âlem-i şahadet olmak üzere bu iki âlem kasdediiir. Peygamber yolunda olanlar bu iki âlemden bahseder. Çünkü bunlar Yaratıcı“ nın emriyle yola çıkmışlardır. Yaratıcı, bu iki âlemi bilir ve peygamberlerine bildirmiştir. Onlar da kendilerine ittibâ’ edenlere bildirdiler. Insan ancak bu yolda tekâmül ettikten sonra her iki âlemi müşahade eder. Kainatın hepsi bir âlem, insan da bir âlemdir. Lakin bunları müşahade edebilmek için tekâmülün başlangıç noktaları vardır. Tekâmülün ilk basamağı imandır. lkincisi ibadet, üçüncüsü ahlaktır. Dördüncüsü de peygamberlerin beyan etmiş olduğu muamelattır, yani alış verişlerdir. Bu iki âlemi birdenbire bilmek zordur. Nitekim lafız ve manayı beraberce bir anda düşünmek, düzeltmek ve anlamak imkanı zordur. Bu akılla değil, basiret ve kalble bilinebilir. Dimağ lafızla uğraşırken manayı, mana ile uğraşırken lafzı ihmal eder.

Peygamber yolunda olmayanlar ise iki kısma ayrılmışlardır. Kimisi madde âlemini güzel bilmiştir; kimisi de manevi ve ruhaniyeyi güzel bilmiştir, madde âlemini inkar etmiştir. Böylece her birisi diğerinin yolunu inkar etmektedirler. Şimdiki felsefeciler ise, çoğu ruhaniyeti unutmuş, inkar etmiş, madde ile uğraşmaktadırlar. Her iki taife de peygamberlere ittibâ’ etmedikleri için mana âleminden habersiz kaldılar. Şöyleki; hristiyan, yahudi ve hind felsefecileri, diğer birçok bâtıl fikirler gibi maddeyi inkar etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki birinci taife Hâlık’ı inkar etmişlerdir. Nitekim şimdi de materyalist felsefesine dalanlar Hâlık’ı inkar etmişlerdir. Maneviyatı güzel bilip de maddeyi bilmeyen ikinci taife, yani yahudi, hristiyan ve hindlilerin çoğu, Hâlık’ı isbat etmişlerdir ki peygambere iman etmedikleri için tevhidi inkar etmişlerdir. lkisi de bâtıl ve sapıktır.

Islam dinine teslim olanlar ise, peygamberlerin emrlerine teslim oldular ve binaenaleyh her iki âleme de inandılar. Tekâmül neticesinde her iki âlemi hakikati ile müşahade etmişlerdir. Gerek Birinci Temhid’de ve gerekse eserin sonuna kadar, lslama dayanmayan bütün fikirleri sarf-ı nazar ederek, kelam; tasavvuf, fıkıh ve hadis imamlarımızın itikadlarını, amel ve ahlaklarını nazar-ı itibara alarak, insan nedir. vazifesi nedir. diye bu iki kelimenin etrafında dolaşacağız. Islam dininin dışında olan fikirleri de ihmal etmeden reddedeceğiz. Milel ve Nihal fikirlerine vâkıf mütefekkirler, bilginler, hangi tepeden, deredeki hangi adama taş gideceğini mutlaka bilirler. Orta halli gençler bundan biraz fark edeceklerdir; ve faydalanacaklardır. Yolunu şaşırmış araştırıcı gençlerin pek çoğu, Allah’ın izni, inayeti ile insanın hakikatini bilmekle Peygamber yolunu tercih edecektir. Yeni mübtedîler ise sel gibi hiçbir fikre girmediği için, muayyen bir yolu kendine tayin edecektir. lnayet ve hidayet Cenab-ı Hakk’tandır, tesir O’nundur. tevfik O’ndandır. Bu eserden mü’min genç kardeşlerimin faydalanmalarını Cenab-ı Hakk’tan istirham ve niyaz ederim.

Insan küçük bir âlemdir, fakat büyük âlemin numünesidir ve çekirdeğidir. Aynı zamanda insan, beden itibarıyla madde ve âlem-i mülk ile alâkadardır; yine insan rühi ve melekütî itibarıyla mana âlemine alâkadardır. Birinci itibarla insan cisim ve madde, ikinci itibarla insan ruh ve manadan ibarettir. Cenâb-ı Vâcib-ul-Vucüd Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bunca kainatı ‘insan için, insanı da kendi ma’rifeti için yaratmıştır. Bu husus ilerdeki ayet ve hadisler ile müfessirlerin, muhaddislerin ve müctehidlerin sözlerinden anlaşılacaktır. İmanlılar Allah’a teslim oldukları için Allah onlara öyle bir kuvveti verir ki, akılları ile maddenin dışına, kalbleri ile maddenin içine vâkıf olurlar.

Büyük âlemin aslı cevherdir. Nitekim insanın da aslı cevherdir. Bu hususta insan bir çekirdek, âlem ise o çekirdeğin içindeki gizlenmiş ağaç gibidir. Ancak insan, ruhâniyeti itibarıyla âlemden farklı ve üstündür. Her iki âlemin aslının cevher olmasında, bütün insanlar ittifak halindedirler. Ancak o cevhere isim takarlarken ihtilaf etmişlerdir. Ehli şeriat: “O cevherin adı ruh-u evveldir, kainatta ne varsa bilumum o ruh-u evvelde bilkuvve mevcuddur; sonra bilfiil meydanında tezahür eder; çekirdek ve ağacın misali gibi.” dediler.

Ehli hikmet ise: “O cevherin adı akl-ı evveldir.” dediler.

Ehli vahdet ise: “0 cevherin adı heyulâdır.“ dediler. Her iki laifeye göre de, gene çekirdek insan, âlem ise ağacıdır. Diğer bütün fikirler ne kadar varsa hep bu üç fikre dayanır. Biz ehli şeriatın yani peygamber yolunda olanların yolunu tercih eder, diğerlerini sarf-ı nazar ederiz.

Ehli şeriata göre iki mevcud “varlık” vardir:

Birinci varlık, ezeli ve ebed“ dır. Bu Vücüd (Mutlak Varlık); hareket. zeval, değişiklik ve süküneti kabul etmez, cevherin ve sıfatlarının tarifi dışında, herşeyin ötesinde birtek varlıktır. Kendisivaredici olduğu ıçin başkası tarafından var olmamıştır. Öyle“ ıse O Hâkim’ dir. O’ndan başkası 0 ‘na mülktür ve mahkumdur. O kendisi dilediği şekilde tasarruf eder FAIL-l MUHTAR BiR TEK ALLAH’TIR o.

Ikinci mevcud (başkası tarafından varolan) ise, birinci Vücüd tarafından hüküm ve kazasıyla var olmuştur. Şimdi de mülk ve tasarrufu altındadır. O dilediğini bu mevcudda icra eder. Bunu bilen ve inanan O’ nun hüküm ve kazasına teslim olur. O’na yalvarır O’na teslim olur. kaza ve kaderden bahis açmaya bile lüzum görmez.

Birinci varlığa Hâlık Teâlâ, Vâcib Teâlâ denilir. Vâcib demek; akıl şübhesiz varlığını kabul eder, yokluğunu düşünemez demektir. O Zât-ı Pâk’ın ismi ALLAH’tır; ismi bile, varlığına, birliğine delildir. Yani Kendisi Kendi varlığına delildir. Nitekim madde âleminde güneş kendi varlığına delildir.

Allah Teâlâ kendi varlığını, başkaya göstermek dilediği için bu dileği üzerine başkayı, yani kainatı var etti, eğer 0 kainatı var etmese idi, kainat hiç ender hiç kalırdı. Hiç de, hükümde hiçtir; yani yok yoktur, yokluğun hükmü de yoktur. Sonra Allah Teâlâ eseri ile Kendini başkaya gösterdi. Allah bir cevheri var ettikten sonra ona Cemal ve Celal nazarı ile baktı. Var olunan cevher-i ferd, azametine karşı dayanamadı; eridi de eridi ve kaynadı. Derken, o ruh-u evvel ve cevherîi ferd ikiye ayrıldı; zübdesi, Cenâb-ı Hakk’ın izin ve inayeti ile âlem-i gayb, ruh, meleküt oldu; posasından cisim âlemi, mülk âlemi meydana geldi. Bu hâdiseden evvel aded, zaman, mekan, cevher bile yoktu; bir tek varlık ezeli ve ebedî olan Allah var idi. Hadîs-i şerîfte: “Hiç bir şey yok iken Allah var idi.” buyrulmuştur.

Cevherin varlığı, bu ikinci varlığa başlangıç oldu. Aded, zaman, ondan bu yana vardır. Binaenaleyh zaman da, zamanın içinde gizlenen her şey de başlangıçlı olduğu için nihayeti bulacaktır. Ancak, Insan ruhu gibi müstesnalar ezelî olmadıkları halde ebedî kalacaklardır. Bu cevher de: mülk yani madde; ve ruh yani meleküt olmak üzere iki kısımdır. Ve her biri de on üç kısımdır. Meleküt, mülk âleminin tahrikçisidir. Meleküt mülke, ruh cisme hâkimdir. Fakat, cisim ruha, mülk meleküta ünvandır. Şu tarifte diyebiliriz ki: ruh usta, cesed ise o ustanın aletidir. Bunun içindir ki, ruh cesede irtibat kurduğu zaman ‘hayat, kestiği zaman da ölüm meydana gelir. Hayat ve ölüm noktası ruhun irtibat kurması ve kesmesinden ibarettir. Nitekim bu Imam Eş’arî’nin açık sözüdür. Buna misal şudur: Bak, uzun seneler seninle bir yatakta yatan eşinden ruhu ayrıldığı zaman, sen nasıl ondan yahud o senden nefret ediyor. Ruh ayrıldığı zaman, insanın bedeni menfur bir hale geliyor. Işte madde bu kadar ruha mahkumdur. Lakin ruh da maddesiz varlığını göstermekten acizdir. Mesela madde âleminde, bedeninde gözü olmayan ruhun görmesi, kulağı olmayanın işitmesi mümkün değildir. Demek ruh, kulak vasıtasıyla işitir, göz vasıtasıyla görür. Eğer madde âleminden başka ruhâniyet yoksa, senin eşinin gayb olmasında, nereden nefret sana gelmiştir?..

Yalnız otur, iman et, zikirle uğraş; ruhunu güneşden daha parlak bulursun. Bak, sen senden nasıl gizlenmişsin… Dışta arama, içten içini ara, bulursun… Fakat insanın ruhunu görmesi imanına bağlıdır. Imandan sonra, samimiyet ve zikre bağlıdır. Bunlar olmaksızın insan kendini göremez. Yani ruh bir cisim olsa, yüzünü iman aynasında görebilir.

Melekütun üç mertebesi vardır: _

1-Nebat halinde, tabiatiyle cismin tahrikçisi olduğu için çoğalır, ziyadeleşir, fakat his ve hareketi görülmez.

2-Melekütun ikinci mertebesi hayvanî mertebedir. Bu mertebede melekut kendi ihtiyarıyla hareket de eder, çoğalır da, his de eder. Bu her iki ruh da insanda vardır; insan en ince noktasına kadar kendi varlığında  bunları müşahade eder. Şaşkınlar bile bu iki ruhu his ve müşahade ederlerken, kendilerini hayvan ve nebat gibi zannederler. Halbuki bu iki mertebe, insanın ruhu diye tabir olunmaz.

3-lnsanda melekütu itibarıyla üçüncü-mertebede üçüncü bir ruh daha vardır. O ruh akılla hareket eder; iradesi vardır; düşüncesi vardır; konuşkandır. Işte insanın bu ruhu melekütudur; ezelî değil, lakin ebedîdir. Buna ruh-u insan denilir. Bu ruhun birinci ve ikinci ruhlar gibi taksimi kâbil değildir; madde âleminden değildir. Madde ona, o da maddeye kıyas edilemez. Bu ruh emr âlemindendir. Bilakis kendisi emrdir. Nitekim yerinde beyan olunacak.

Cevher-i ferd, diğer tabirle ruh-u evvel iki kısma ayrılmıştır. Zübdesinden meleküt, posasından cisimler âlemi olmuştur. O Zübdeden de Cenâb-ı Hakk, Hazreti Ekrem’in ruhunu yaratmıştır. Ondan da Ulu-l-azm peygamberlerin ve diğer peygamberlerin ruhlarını yaratmıştır. Şu halde Rasül-u Ekrem’in nuruna en yakın olanlar peygamberlerdir; sonra en yakın olanlar Ona iman edenlerdir. Kimin ruhu cevher-i ferd halinde iken Onun ruhuna yakın ise, o ruh dünyaya geldikten sonra Ona o kadar ittibâ’ eder. Burada zaman, öncelik, sonralık yoktur; ve hepsinin kemâlâtı ittibâ’ etmeleri nisbetindedir. Demek bütün melekütun aslı, O nurânî cevherin dallarıdır ve O cevherin zübdesinden peygamberler, zübdesinin zübdesinden Peygamberimiz yaratılmıştır. Alem-i meleküt da cismânîdir. Onun için bölünmeyi kabul eder, lakin melekütî cisimler madde âlemine muhalif cisimlerdir. Insanların ruhları yaratılırken nice nice melekler de aynı cevherden ayrılmışlardır. Bu kısma nürânî ismi de verilmiştir.

Bu ruh, yaratılış zamanında karargâhı nerede ise dünyaya geldikten sonra iman ve ibadetle gene o yere kadar yükselir. İmanlıların karargâhı cennettir, amma cennet de derece derecedir. Iman ve ameli olmayanın ruhları ise, karargâhından dünyaya iniş yapar. Dünyada ise yolunu kaybettiği için yolda kalır; geldiği karargahına ulaşamaz olur. Ayrılık hasretine girer. Yolda kalanların nihayeti, ruhları bedenden ayrıldıktan sonra cehennemdir; dünyadaki ameli cehennemde ona ateş olur. Binaenaleyh bu hikmete binaendir ki insan doğarken hepsi birdir. Aslî karargâh ve vatanlarından uzaklaştıkları için ağlarlar. lstirahatleri, hareket ve seslerle olur. Bedenin maddi âlemine ruh zaman zaman alışır; kimisi aslî vatanını unutur ve aldanır, kimisi de aslî vatanını unutmaz ve aldanmaz. Dünya, aldanmayanlara göre bir oyuncak, bir rüya gibi görülür. Aldanan ise, rüyayı hakîkat bilir, ölümü ile uyanır. Bahtiyar odur ki, aslını unutmamış yahud unuttuktan sonra tekrar iman ve ibadetle ölümünden evvel uyanmış ve aslına kavuşmuştur. Aslına kavuşanlar gözleri açık ve kapalı olduğu halde ön taraflarını gördükleri gibi arkalarını, dış taraflarını gördükleri gibi içlerini de görürler. Buna mukâşefe denilir. Bu hal olmadığı müddetçe keşif hayâlîdir.

Olurken herkes yine ağlar. Kimisi aslına kavuşamadığı için uykusundan uyanmış, ızdırabından ağlar. “Eyvah! Ben asli vatanımdan geri kaldım. uykumda aldandım.” der. Işte gerici budur ki aslına kavuşmamıştır, ızdırabından ağlar. Ölümünden evvel uyananlar ise ”Elhamdu Lillah, yine aslî karargâhıma vardım.” der ve sevincinden ağlar. Sekaretta hastanın yüzüne bakan insan, iki ağlayışı fark eder. Cahil de, kendi ruhundan habersiz olandır. Daha evvelden de iman, amel, ahlak ve muamelede peygamber yolunda olmayan, ruhunun meleküliyetinin hakikatini bilmekten acizdir. Cevherin zübdesi ve a’lâ kısmına nür denilir; o cevherin birinci kısmı meleküt ve ruhânîlerdir.

O cevherin ikinci kısmı, âlem-i mülk yani madde ve cisimler alemidir. Bu evvelki gibi on üç kısımdır. Birinci kısmı ve bu kısmının zübdesi arşdır, sonra kürsîdir, sonra yedi kat göktür. Bu zulmâni cevherin ikinci kısmının da posası ateş, su, toprak ve havadır. Imandan başka insanı bu dört unsurun kaybından kurtaracak hiç bir vesile yoktur. Hatta imanı olmayan bir kafirin en son terakki ve tekâmülünde bile, dört unsurun ötesinden haberi yoktur. Bunun için inkara düşer ve kendi ruhunu bile inkara kalkışır. Aslı ile birlikte madde âleminin on dört ferdleri vardır. Ruhâniyet de aslı ile beraber on dört kısımdır. Bu ikisinin tekâbülünde yirmi sekiz kısım tamamlanmış olur. Büyüklerimizin “Biz âlî harflerdik, sonra indik, satırlandık.” demeleri müşahade ile bu makama işarettir.

O cevherin ve şimdiki ağaç misalinde olan âlemin numünesi insandır. Artık insanın ruhu bir keklik gibidir. Dünyaya iniş yaptıktan sonra kafes misalindeki bedenine girmiştir. Aslî vazifesi ahsen-i takvimde kalmasıdır. Lakin ne fayda ki küfür, isyan yüzünden insanlardan bir kısmı kafeste kendini unutur ve dalâlet yoluna düşer; öldükten sonra ondan iniş yapmış olduğu yaylaya varamaz ve cesedi gibi ruhu da toprakta kalır. Bu öyle bir hakîkattir ki, Müsa ile Firavun’un seslerini ararsan yahud ruhlarını ararsan, Firavun’un sesini bulursun, çünkü ruhu toprak içerisinde azabdadır. Amma Musa Peygamber’in sesini bulamazsın. Çünkü O a’lâ-i illiyyindedir. Evet, insanın sesi de âlem-ui-misalde, ruhî berzahtaki ruhu gibi cisimlidir.

Peygamberlerin gönderilmesi ve kitabların inmesinde gaye, insanların unutmuş olduğu ruhâniyetlerini onlara bildirmek ve aslı olan cennet makamını bildirmektir. Ebedî olan vatan daha mühim olduğu için ve akılla da tahlili mümkün olmadığı için, peygamberler o yola daha fazla ihtimam verdiler, daha çok orayı tarif ettiler. Çünkü ahiret âleminin bilinmesi onlara kolaydır. Dünya, maddi ve cismânî âlem ise, peygamberlerin vazifesinden değildir. Bunların bilinmesi akla havaledir. işte bu hakikati bilmeyen serkeşler, serseriler: “Peygamberler bize petrolü göstermediler de maneviyattan bahsettiler.” diyorlar.

Azizim, petrol kendisi zamanı geldikçe yeryüzüne akar. Yer de yakındır, gâib değildir. Yer kendisi insana içindekini göstermektedir. Gerek bunun gerekse sanâyi’ kısmının gösterilmesi peygamberlerin vazifelerinden değildir. Fakat bununla beraber sanat ve fenierin teşvikçisi ve kurucuları yine peygamberlerdir. Düşünün! Tarihleri okuyun…

Insanın ölümünden sonra cesedi maddeye, ruhu mana âlemine döner. Döndükten sonra kıyamette birlikte ise, yine bedenin aslına rucü’edecek ve bedenin cüzleri tekrar var olacaktır. Hangi ruh hangi cesedden ayrılmış ise hiç şaşırmadan her ruh kendi kalıbını bulacak ve içine girecektir. Haşir ve hesabdan sonra imanlılar cennette, imansızlar da cehennemde ebedî kalacaklardır. Artık seferin sonu nihayet bulmuş olur. Sonsuzluğun başlangıcı başlamıştır. Sonsuz olarak cehennemliler cehennemde, cennetliler de cennette daimi kalacaklardır.

Allah Teâlâ’nın kainat üzere hüküm ve kazası iki türlüdür:

1-Birinci hükümde Allah Teâlâ insanı muhayyer kılmış ve onu isteği ile bırakmıştır. Peygamberler vasıtasıyla da hak yolu göstermiştir. 0 yolu insan ve cinlere kitab ve peygamberler vasıtasıyla beyan ve izah etmiştir. Hayr ve şer yolunda insan neyi murad ederse, Allah da onu o yola iletir. Kulun burada itaati isyanı, mümkün olduğu için mevzu bahistir. Kul kendisi isteğiyle baş başa kaldığı için, ne dilerse, Allah da onu ona müyesser kılar. Öldükten sonra hayra mukabil mükafat, şerre mukabil ise kul kendisi cezayı kazanmıştır.

Ehli hikmet: “Ilim, maluma tâbi’.” dediler. Bu takdirde kul neyi isterse, Allah Teâlâ da onu yaratır. Fukaha ve ehli tasavvufun çoğu ise: “Malum ilme tâbi’dir,” dediler.Bu takdirde insanın dilediği, Allah da ewelden murad etmişse olur. Ustad Bediuzzaman birinci yolu tercih etmiştir. Fakat Sultân-ul-Câzibîn Efendimiz ise ikinci yolu tercih etmiştir.

2-Vasıtasız Allah Teâlâ’nın emrini icra etmesidir. Burada kulun hiç bir rolü yoktur Bu hükümde bütün kainat Cenâb-ı Hakk’a itaat eder, hiç bir ferd bu hükmünün aksine hareket edemez. Alemin ahvalinin çoğu bu hükme tâbi dır Dilinin hareket ve konuşması ile kalbinin hareket ve konuşmasını dinle ve düşünl.. O zaman her iki şeriatin tatbikini kendi bedenimizde müşahade etmiş oluruz. Ikisi de Allah’ın hüküm ve kazasıdır. Bu iki hükmü birden kuşatan kelime şeriattir.

Peygamberlerin vazifeleri, bu şeriatin her iki tarafını da beyan ve izah etmeleridir. Bilhusus bizim Peygamberimiz bütün asırları kuşatacak, bütün ilimleri kuşatacak bir tek cümle ile manayı bildirmektedir. Her bir sözünde binlerce hikmetler vardır. Bunun için sözlerinin hepsi mu’cizedir. Bunu anlamak isteyen siyer ve hadis ilmine dönsün. Bulacaktır ki bin dört yüz sene ewe! yaşayan ve vazife tebliğinde bulunan O Kâmil insan sanki şimdi ümmeti içerisinde yaşıyor gibi onlara yol gösterir, ışık verir, hayr ve şerlerini beyan eder. Ey Aziz, Peygamber’i normal bir beşer komutanına. bir akılcıya kıyas etmek mümkün değildir. Evet, 0 da beşerdir, fakat yukarda beyan olunduğu gibi, beşeriyetin zirvesinde, kainatın en şereflisidir O…

Peygamberimiz’in arkasında giden, hayatından şimdiye kadar ilmin her dalında tekâmül eden milyar âlimler vardır. Her bir ilmin mütehassısının Ona ittibâ’ etmesi, Onun kemâliyetine açık bir delildir. Mesela herhangi bir ilimde tekâmül eden, gayrı müslim olduğu halde yüceliğini düşünürken Ona teslim olmuştur.

Ismail Çetin – Insan ve Vazifesi,syf.23-32

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*