Bilgi

İslâm, bilginin imkânını yani şeylerin hakikatlerinin bilgisini kabul eder. Onların nihaî özü, iç ve dış duyular ile nefsin güçleri, akıl, keşif ve bilimsel ya da dinî bir duruma ilişkin haber-i sâdık vasıtasıyla kesin olarak elde edilebilir. Islâm, insanı her şeyin ölçüsü yapan etik ve epistemolojik rölativizmi asla kabul etmediği gibi hiçbir şekilde böyle bir görecelilikten etkilenmemiştir. Ayrıca O, hiçbir zaman hepsi de modernizm ya da post-modernizmin doğuşuna katkıda bulunan farklı açıklama açılan veya aynı yöne sahip olan şüphecilik, bilinemezcilik ve öznelciliğin ortaya çıkışı için bir ortam hazırlamamıştır.

Bilgi, hem anlamın nefse ulaşması hem de nefsin anlama ulaşmasıdır. Bu tanımda biz, nefsin tabula rasa gibi sırf bir pasif-alıcı olmadığını, tam aksine almak istediği şeyi kabul etmek için kendisini hazır hale getirme ve anlama ulaşmak için şuurlu olarak çokça çaba gösterme anlamında aktif’olduğunu da kabul ederiz.

Anlama, sistemdeki herhangi bir şeyin “asıl yeri“ açıklığa kavuştuğu zaman ulaşılır. Zaten “asıl yer’ kavramı, hep birlikte bir sistemi tanımlayan şeyler arasında kurulan ‘ilişki’nin varlığına delalet eder. Bizim bir şeyin sistem içerisindeki asıl yerini bilmemizi belirleyen şey, bu tür bir ilişki ya da ilişkiler ağıdır. Burada ‘yer’den maksat, hem varoluşun uzam-zaman düzeni içinde hem de varlığın hayalî, aklî ve metafizik mertebelerinde ortaya çıkan şeydir.

İnsanın idraki açısından bakıldığında bilginin nesneleri sınırsız olduğu, içsel/dâhilî ve dışsal/haricî duyularımız ile hayal ve idrak güçlerimizin hepsi sınırlı güçlere ve kuvvelere sahip olduğu ve her biri kendisi için belirlenmiş şeyle ilgili bilgiyi muhafaza etmek ve iletmek için yaratıldığından dolayı akıl, her bilgi nesnesi için bir hakikat sınırı talep eder. Nesne ve onun özellikleri bilinmeyi gerektirdiği için, bunun ötesinde ya da bunun yetersiz kaldığı yerde bilgiye ilişkin hakikat yanlış hale gelmiş olur.

Her bilgi nesnesindeki hakikatin bu sınırlı bilgisi, nesnenin idrak edilmeye açık şeyler olması durumunda hiss-i müşterek (common sense) yoluyla elde edilir, aksi durumda ise amelî veya nazarî olma durumuna göre ona, akıl vasıtasıyla ulaşılır. Bilginin nesnelerinin zâhirî ya da açık anlamları, ilişkilerin sistem içindeki söz konusu yerleriyle ilgilidir ve onların anlamlarının sınırları anlaşıldığında, idrakimiz açısından onların ‘asıl’ yerleri de belirginlik kazanmış olur.

O halde, doğrunun konumu şudur: Bilinmeye konu olmaları cihetiyle şeylerin anlamlarının sınırları vardır ve onların kendilerine ait yerleri anlamlarının sınırlarıyla yakından ilişkilidir. Öyleyse, hakikî bilgi, bilgiye konu olan her nesnenin hakikatine dair sınırın bilindiği bilgidir.

Bizim asıl sıkıntımız, bilginin ifsadı sorunudur. Bu sorun, modern Batı kültür ve medeniyetinin ideolojisi, bilim ya da felsefesinden gelen tesirler sebebiyle olduğu kadar bizim kendi kafa karışıklığımız sebebiyle de ortaya çıkmıştır. Zihnî karışıklık, Vahye dayanan dünya-görüşünü yansıtan anahtar kavramların anlamlarındaki değişim ve sınırlamanın bir son ucu olarak meydana geldi. Bu aklî karışıklıktan doğan yanılsamalar, dinî bilgi, imân ve değerlerin yozlaşmasının göstergesi olan manevî ve kültürel altüst oluş içinde kendilerini açığa çıkardı.

Bu tür anahtar kavramların anlamlarındaki değişimler ve sınırlamalar, hakikat ve kimlik bunalımının tuzağına düşmüş olan kalplere ve akıllara hâkim olan felsefî bir program dâhilinde sekülerleşmenin yayılması sebebiyle meydana geldi. Bu bunalımlar, dinin hayat verdiği kaynaklara dayanan bilgelerimiz ve meşhur seleflerimiz tarafından kesin bir şekilde inşa edilmiş olan tarihî köklerle ilişkinin koparılmasıyla ortaya çıkan ve sapmalara sebep olan seküler eğitim sisteminin bir sonucu olarak gerçekleşti.

Yüzleşmekte olduğumuz problemin mahiyetinin, hukukî ve siyasî araçlarla açıkça anlaşılamayacak olan dünya-görüşümüzün temel ilkelerinin tamamını kuşatacak tarzda bir derinliğe sahip olduğu görülmelidir. Doğrunun yanlıştan ve gerçeğin yanılsamadan farklı olduğu bilindiğinde ve bu bilmenin ikrarı davranışla kabul ve tasdik edildiğinde, ancak o zaman kanun ve düzen gerçek yerlerini bulur. Bu ise, doğru bilgi ve bu bilgiyi doğru bir biçimde yayma metodu vasıtasıyla elde edilir.

”Edeb ismini verdiğim şeyi kazanmış olan kimsede etkin hale gelen ahlâkî gayeye yönelik elde edilmiş olan bir bilgi olmadan bilgiyi edinme sürecine, ‘eğitim’ adı verilemez. Edeb, kaynağı akıl olan bilginin esas alınmasıyla kendi kendini terbiye etmekten kaynaklanan doğru davranıştır. Kolaylık sağlamak için edebi, basitçe “doğru davranış’ olarak tercüme ediyorum. Bilgi ile anlam arasında doğrudan bir ilişki vardır. ‘Anlam’ı, sistem içinde bir şeyin diğerleriyle olan ilişkisinin açık ve anlaşılır hale gelmesiyle sistemdeki herhangi bir şeyin yerinin tanınması olarak tarif ediyorum. “Yer’, sistemdeki asıl yeri ifade eder ve buradaki ‘sistem’, bir dünya-görüşü içinde gelenek tarafından şekillendirilmiş ve din tarafından açıkça ifade edilmiş olması yönüyle Kur’ânî kavramsal sistem anlamına gelir.

Halihazırda tanımlamış olduğumuz üzere bilgi, anlamın nefste hâsıl olması ve nefsin de anlamı kazanmasıdır. Bu ise, varlık hiyerarşisi içinde şeylerin asıl yerlerinin tanınmasıdır öyle ki bu, aynı zamanda varlık ve varoluş hiyerarşisinde Allah’ın asıl yerinin tanınmasına yol açar. Fakat doğru yerlerin bu yolla tanınması, tanınan şeyin hakikatinin ve doğruluğunun bilinmesiyle, yani nefste teyit ve tasdik edilmesiyle fiili hale getirilmedikçe bu bilgi eğitim haline gelmez.

Bilme, tanımaya uygun olan davranışı zorunlu kılar. Edeb ya da doğru davranış, bu tür bir tanımayla ortaya çıkar. O halde eğitim, nefste edebin özümsenmesidir.
Edebin sosyal bir varlık olarak toplumu oluşturan fertlerde gerçekleşmesi adalet şartını gösterir; adaletin kendisi, bir şeyin veya bir varlığın olması gereken doğru ve asıl yerini keşfetme duyarlılığını mümkün kılan nübüvvet kandilindeki ışığı temsil eden hikmetin yansımasıdır.

Asıl yerde olmasının şartı, adalet dediğim şeydir; edeb, asıl yerde olma şartını kendileri vasıtasıyla gerçekleştirdiğimiz şuurlu davranıştır. Bu yüzden, burada tanımladığım anlamda edeb, aklın yansımasıdır; toplum açısından bakıldığında ise edeb toplumdaki adil düzendir. Muhtasar müfît bir tarzda tanımlanan edeb, hikmet vasıtasıyla yansıtılan adaletin görünüşüdür.

Edeb ile kastettiğim şeyi açıklamak ve onunla ilgili yaptığım tanımı anlamak için bizatihi insanın nefsini ele alalım.Insan nefsinin iki yönü vardır: ilki takdire şayan fiillere yatkın olmak, insanî tabiata sahip olmak ve Allah ile yapılan ahde sadık kalmak; diğeri kötü amellere meyletmek, hayvanî tabiata sahip olmak ve Allah ile olan ahde kayıtsız kalmak. Birincisine nâtık nefs (en-nefsu’n-nâtıka, rational soul), ikincisine şehevi ya da hayvanî nefs (en-nefsu’l-hayevânî, animal soul) adını veriyoruz. Nâtık nefs, hayvanî nefse boyun eğdirdiğinde ve onu kontrol altında tuttuğunda, o zaman bir kimse hem hayvanî hem de nâtık nefsi asıl yerlerine yerleştirmiş olur. Bu yolla ve nefsle ilişkili olarak, bir kimse nefsini asıl yerine yerleştirmiş demektir.

Bu, kişinin nefsine yönelik edebidir. O halde, bir kimsenin ailesiyle ve aile fertleriyle olan ilişkisi açısından bakıldığında, bu kimsenin ailesine ve başkalarına karşı olan tutum ve davranışı, samimi mütevazı fiilleri, sevgiyi, saygıyı, Özeni ve merhameti ortaya çıkardığında bu, onları asıl yerlerine yerleştirmek suretiyle bu kimsenin onların asıl yerlerini bildiğini gösterir. Bu ise, aileye yönelik edebtir. Benzer şekilde, bu türden tutum ve davranış, öğretmenlere, arkadaşlara, topluma ve liderlere yayıldığında, onlarla ilişkili olarak bir insanın asıl yerinin bilgisi ortaya çıkar; bu bilgi, onların tümüne yönelik olarak edebi gerçekleştirmek için gerekli olan fiilleri zorunlu kılar.

Bir insan, kelimeleri asıl yerlerine yerleştirmesi durumunda, doğru anlamlar anlaşılır hale gelir. Aynı şekilde, cümleleri ve mısraları asıl yerlerine yerleştirdiğinde ise bu durumda, nesir ve nazım edebiyat haline gelir. İşte bu da, dile yönelik edebtir. Buna ek olarak, bir insan, ağaçlar, taşlar, nehirler, vadiler ve göllerle hayvanları ve onların doğal ortamını asıl yerlerine yerleştirdiğinde bundan dolayı, doğaya ve çevreye yönelik edeb gerçekleşmiş olur.

Aynı şey, bir kimsenin evi için de söz konusudur; yani bir insan, eşyalarını düzenleyip onları asıl yerlerine yerleştirdiğinde, orada ahenk ortaya çıkar. Tüm bu faaliyeler, ev ve eşyaya yönelik edebtir. Hoş izlenimler oluşturacak tarzda renklerin, şekillerin ve seslerin asıl yerlerine yerleştirilmesini de örnek verebiliriz ki bu durumda, sanat ve müziğe yönelik edeb gerçekleşmiş olur.

Bilgi, bilginin türleri ve ilim dalları için de aynı şey söz konusudur ki bunların bir kısmı, hayatımız ve kaderimiz üzerinde etkili olduğu için diğerlerinden daha fazla öneme sahiptir. Bir kimse, onları seviyelerine ve üstünlüklerine göre derecelendirdiğinde ve herbirini asıl yerine yerleştirerek çeşitli ilimleri üstünlüklerine göre tasnif ettiğinde, bilgi bakımından edeb gerçekleşir.

Şu halde, edebin bilgiye delalet ettiğini ortaya koyan edebin anlamına dair yapmış olduğum yorum açıklığa kavuşmuş olur. Bu bilgi, hikmetten elde edilen bilgidir. Hikmet araştırılan bilginin gayesini ortaya koyar. O, ayrıca ahlâk ve edeple alakalı değerlerden kaynaklanan nefsin dâhili ve haricî faaliyetidir. Onun kaynağı, felsefe ya da bilim değil aksine dinden akıp gelen vahye dayalı hakikattir.

Bilginin bozulmasının sonucu olarak edebin dağılması, hayatın tüm alanlarında ehil olmayan liderlerin doğmasına sebep olan bir keyfiyeti ortaya çıkarır. Zira bu, bilginin bozuluşunun gösterdiği gibi ehil olan liderleri tanımak ve kabul etmek için gerekli olan yeteneğin ve yeterliliğin kaybolması anlamına gelir. Bu durumu karakterize eden ilmî kargaşa (entelektüel anarşi) sebebiyle avam, ilmî kararların belirleyicisi konumuna geldiği gibi, ilimle alakalı meselelerde otorite seviyesine yükselmektedir. Güvenilir tanımlar yapılamadığı için onların yerine, derin kavramlar kisvesi giymiş kılişeler ve muğlâk sloganlarla yetinmekteyiz.

Tanımlama konusundaki yetersizlik, yani problemleri teşhis ve tecrit etmek ve böylece doğru çözümlere ulaşmak; sahte-problemlerin ortaya çıkışı, yani problemlerin sadece siyasî, sosyo-ekonomik ve hukukî faktörlere irca edilmesi belirgin hale gelmektedir. Böyle bir durumun, cehaletlerini sermaye haline getiren ifrat ve tefrite sapmış pek çok kimsenin ortaya çıkışı için mümbit bir zemin hazırlaması şaşırtıcı değildir.

S. Muhammed Nakib El-Attas – İslam Metafiziğine Prolegomena,s.23,28

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir