Belalara Karşı Sabır

Siz yeryüzünde (O’nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah’tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.(Şura Suresi,31.Ayet Meali)

Bu âyet-i kerîme herkesi bir musîbete uğradığında süratle nefis muhâsebesine götürmelidir. Ki böylece kişi, bu musîbetin nereden ve niçin geldiğini bilsin de derhal tevbe edip helâk olmaktan kurtulsun. Bunun faydası şudur: Evet, her şey her ne kadar Allah’ın yaratması ve irâdesiyle vuku buluyor olsa da kul bu tavrıyla Allah’a karşı tevâzu ve âcizliğini ortaya koymaktadır. Kudret ve kuvvet sâhibi bir tek yaratıcıya muhtac olduğunu arzetmektedir. Şâyet şerîat gelmeseydi bu güzel kemâlât ve fazîletlere yol bulunamazdı. İşte bu gibi tenbih ve uyarılar, su ve güneşe arzedilen bahçe ve ekin tarlası gibi, kulun tabiat ve fıtratına yerleşmiş olan yüce hikmetlerin ve ilâhî bilgilerin gün yüzüne çıkmasına vesile olur.

İmam Vâhidî (r.a.) der ki: Bu âyet, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de en çok ümidvar olacağımız âyettir. Çünkü Allah Teâlâ burada müminin günahını iki ayrı kategoride değerlendirmiş; bunlardan bir bölümünü musîbetle silmiş, diğer bir bölümünü de karşılıksız olarak dünyada affetmiştir. Artık âhirette bir daha affından geri dönmez. Allah’ın müminlere olan muâmelesi böyledir. Kâfirlere gelince onu âhirette tam cezâlandırmak için dünyada peşin olarak cezâsını vermez.

Bazıları şöyle demiştir: Kul bir suç işleyince bu onun için bir kahır ve helâk sebebi olur. Bu sebeple perdelenip Allah’ın rahmet ve feyzinden mahrum kalır. Şâyet bu kul Allah ehli, yumuşak huylu, bağrı yanık ve kendisini Allah’a vermiş biri ise Allah Teâlâ bir takım musîbetlerle bu kulu cezalandırarak içinde bulunduğu bu girdaptan kurtarır.

Şâyet kul böyle biri değilse, bu sefer ona içinde bulunduğu günah ve sapıklıkta mühlet verir. Bu sûretle onun cürüm ve cezası da katmerli olur. Tabîî ki bu âyet mücrim ve günahkârlara mahsustur. Yoksa peygamberler, kâmil velîler, çocuklar ve delilere isâbet eden musîbetler onların günahları sebebiyle değil, diğer bazı sebep ve hikmetlerden dolayıdır. Çünkü bunlar mâsum ve mahfûzdurlar.

Yine bu âyet-i kerîmede, başa gelen musîbetlere sabredildiği takdirde büyük ecir verileceği îmâ ve beyân edilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Peygamberimiz (s.a.)’in vefâtı anında bir takım sıkıntılar çektiği müşâhede edilmiştir. Ki gerek kendi ehl-i beytinden gerekse diğer müslümanlardan bu durumu görenler, duydukları bu meşakkat sebebiyle sevap elde edebilsinler. Çocukların çekmiş oldukları sıkıntıları müşâhede edenlere de bu sevâbın bir misli verildiği söylenmiştir.

Hâkimi Tirmizî, (k.s.) Nevâdiru’l-usûl kitabında şöyle der: Belâlar başlıca üç çeşittir:

1- Kulu peşinen cezâlandırmaya yöneliktir. Yusuf (a.s.)’ın, bir tefsire göre, gönlünden kötülüğü geçirmesinden dolayı zindanda cezalandırılması gibi. Yine bir müddet zindan da kaldıktan sonra zindandan kurtulacağını sandığı kimseye: “Beni efendinin (kralın)yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat.) Fakat şeytan o adama Yûsuf’un durumunu efendisine söylemeyi unutturdu. (Bundan ötürü Yûsuf )birkaç yıl zindanda kaldı.” (Yûsuf, 12/42)

2– Kulun kalb, gönül ve iç dünyasında bulunanı açığa çıkarmak ve insanları buna şâhid tutmak için. Bu da insanlara bu kulun derecesini ve Allah ile olan özel hukûkunu izhar etmek için yapılır. Eyüp (a.s.)’ın başına gelen belâ bu kabildendir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu,o dâimâ (bize) başvururdu.” (Sàd, 38/44)

3– Kulun Allah katında değerinin artması ve lutf u ihsânına mazhar olması içindir. Yahya (a.s.)’a gelen belâ bu cümledendir. Zâten mâsum olan bir peygamber, hiçbir hatâ işlememiş ve herhangi bir günahı gönlünden bile geçirmemiştir. Ancak bir hayvan boğazlayıp başını İsrâiloğulları içerisinde ahlâksız ve fâhişe bir kadına hediye etmiştir.Peygamberimiz (s.a.), bütün bunlardan kurtuluş mânâsı ifâde eden âfiyeti istemiş ve şöyle duâ etmiştir: “Ben Allah’tan her belâdan bana âfiyet vermesini istiyorum.

İnsanın başına bir musîbet geldiğinde bunların hepsinden âfiyet üzere olmak,Allah’ın o kulu kendi nefsine bırakmaması ve bu sûretle onu zelîl etmemesidir.” Yani Allah bu kulu bütün bu durumlarda koruyup gözetir.

Bu işin bir yanı, madalyonun bir yüzüdür. Diğer bir yüzü ise kişinin Allah’tan, şiddet ve sıkıntılı olan her şeyden kendisine afiyet vermesini istemesidir. Zîrâ sıkıntıların birçoğu günahlardan dolayıdır.

Sanki kul, Allah’ın kendisini bu belâlardan kurtarıp günahlarının da affını istemektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, hatâlarınızın) birçoğunu da affeder.” (eş-Şûra 42/30)

Yine Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyuruyor: “Belki dönüp yola gelirler diye mutlaka onlara o büyük azaptan ayrı olarak daha yakın azâbı da tattıracağız.” (es-Secde 12/21)

Artık akıllı insan din, dünya ve âhiret konularında Allah’tan af ve âfiyet istemelidir.Her şeye rağmen bir şekilde başına bir musîbet geldiğinde ise sabretmelidir. Bu sûretle sevap elde eder. Ayrıca bu durum günahlarına keffâret olur. Bunun da ötesinde hâl ve gidişâtın düzelmesine, gönül dünyasının sâfiyet ve temizliğine vesile olur. Şu söz ne güzeldir: İnsanları gümüş ve billur kaplarda saf yağ olarak görürsün. Susamın başına neler geldiğini bilmezsin?

Hâfız şöyle demiştir:

Şeker kamışı gerçek tadını riyâzetten sonra bulur,
Önce sıkıştırılarak kırılır, sonra şeker olup yerini alır.

Yine Hâfız şöyle der:

Taş sabırla la‘l yakut olur derler,
Evet doğru, fakat ciğerden de kan gider.

 

İsmail Hakkı Bursevi – Ruh’ul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.209,210

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir