Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u anlamak-1

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u anlamak-1

19. ve 20. Yüzyıllar, günümüze kadar gelen süreçte, İslam Coğrafyası ve Orta Doğu açısından en talihsiz yüzyıllar olmuştur. Bu yüzyıllar, özellikle 93 Harbi’nden (1293/1877-78 Osmanlı-Rus Harbi) itibaren “Alem-i İslâmın Kışı” mesâbesindedir.

19. asırda Endonezya ve Hindistan’dan Mağrib’e kadar uzanan geniş İslam Coğrafyasında Batı Avrupalı denizci devletlerin hakimiyet tesis edip, sömürgeleştirme faaliyetlerini artırmaları, Batı Avrupa’nın yükselen gücü karşısında, İslam âleminin son siyasi temsilcisi olan Osmanlı Devletinin inkıraza yüz tutup dağılması, İslam Dünyasında ve Osmanlı Coğrafyasında 93 Harbinden itibaren hızlanan felaketler zinciri, bu dünyayı karanlık bir kış ortamına mahküm eder.

Bediüzzaman Said-i Kürdî / Nursî Hazretleri, tam da bu kış döneminde zuhur etmiş bir şahsiyet’tir:

“Ey yüzden tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed, v.s. size hitap ediyorum.
Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Siz inşaallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu rica ederim ki, mâzi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini, mezartaşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız.” (Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, Shf.343-344)

Bediüzzaman Hazretleri, yukarıdaki alıntıda ifade ettiği üzere, İslam Dünyası’nın kışı mesabesinde bir dönemde dünyaya gelip yaşamıştır. 93 Harbi yıllarında Bitlis-Hizan’ın Nors/Nurs karyesinde dünyaya gelen Üstad, daha çocukluk yıllarından başlayarak dağdağalı bir muhitte yetişti. Parlak zekâsı ve dehası, hızlı ve verimli bir tahsil hayatı, geçit vermez/sarp Kürdistan dağlarının tabii hayatı ile imtizaç etmiş haşin fıtratı ve buna muvazi iman salâbeti ve dinamizmi, irfan hayatına olan meyli ve kurucu/inşâ edici bir şahsiyet olarak temayüz etti. Mardin’de başlayan gayet fırtınalı ictimâî ve siyasi hayatı; Birinci Cihan Harbinin zuhuru ve esaret dönemi ile sona erer.

Bediüzzaman; bu esaret hayatında, kendini uzlet, ibadet ve nefsini muhasebeye verir. Burada iken önceki hayatını sıkı bir muhasebeye tâbi tutar. Bu dönem, Bediüzzaman”ın maceralı-siyasi hayatı bırakıp,manevi kemalata, Ma’rifetulllah hayatına yönelmesinin, dahası İkinci Said devresinin başlangıcını teşkil eder. Burada uzlette iken yaşadığı istihâle-i ruhiye ve muhasebe neticesinde, bu esaretten kurtulduğu takdirde kendini uzlet ve ibadet hayatına vakfedeceğine dair söz verir. (Bediüzzaman, bu sözünü 1923 Mayısında Van”a gidip uzlete-ibadet”e çekildiği zaman yerine getirmiş olur.)

Kosturama’daki esaret hayatında geçmiş hayatını muhasebeye tâbi tutan Bedüzzaman, istihale-i ruhiye ile uzlete çekilmeyi arzu eder. 1922 sonları ve 1923 başlarında, Ankara”da gördüğü tablo, hem bakış açısı hem de idealleri açısından hiç de iç açıcı ve ümit verici değildir. Meşrutiyyet dönemindeki fırtınalı ictimâî ve siyasi hayatı içersinde, idealleri ve projeleri ile ön planda olan Üstad; Birinci Dünya Harbi”ni, İslam medeniyetinin son temsilcisi olan bir imparatorluğun tümüyle dağılmasını müşahede eder. İstanbul”da İngiliz işgaline şiddetle karşı çıkarak “Hutuvât-ı Sitte”yi neşreden Bediüzzaman’ı Ankara”da müşahede ettiği tablo hayal kırıklığına uğratır. Nitekim Ankara”da iken, özellikle Ankara Kalesi”nde tefekküre dalan Üstad, bunu zerrelerine kadar hisseder.

Kendisini tam da bu karanlık kış ortamında bulan Üstad Bediüzzaman tüm temel dini kurumları kökünden sarsan bu etkinin nihayet, ferdi cihetten en son kale olan iman kalesini de, o müstahkemi de temelden tehdit ettiğini açıkça görür. İnkarcılığa ve Tanrı-tanımazlığa dayanan pozitivist ve kaba materyalist felsefe ve düşünce akımlarının artık her yeri kaplar mahiyete geldiğini fark eder. Özellikle, 19. Yüzyıl››ın ikinci yarısından itibaren batılılaşan- sekülerleşen maârif sistemi, bu yöndeki tercüme hareketleri, Louis Büchner”in “Madde Ve Kuvvet”, Dozy”nin ”İslâm Tarihi” gibi eserlerinin tercümeleri ile zirveye çıkan bu etkinin bir kadro hareketi olarak galip geldiğini gözlemler: “Maatteessüf, o dinsizlik fikri, hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. (Yirmiüçüncü Lem”a, Tabiat Risalesi)

Daha önce ictimâi reçeteler mahiyetinde olan, ”Münazarât” başta olmak üzere, bir kısım önemli eserlerinde gerçekleştirmek istediği projeler bir yana, bu medeniyetin en temel yapı taşlarının bile çözülmüş olduğunu, son kale olan imanı tehdit eden ontolojik temel sorunu fark eder: “ Bin üçyüz otuz sekizde bundan oniki sene evvel Ankara”ya gittim. İslâm ordusunun Yunan”a galebesinden neş”e alan ehl-i imânın kuvvetli efkârı içinde gâyet müdhiş bir zındıka fikri(nin), içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsane çalıştığını gördüm. Eyvâh! dedim. Bu ejderha imânın erkânına ilişecek.” (23. Lem”a, Tabiat Risalesi)

 

Müfid Yüksel

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*