Batı Medeniyetinin Kökenleri

Sefer Turan: Hocam burada belki bir açılım olur. Bir röportajınızda diyorsunuz ki: “Doğu olmasaydı, Batı olmazdı.”

Fuad Sezgin: Ben öyle bir şey söylemedim, yanlış yazılmış.

Turan: Size atfedilen buna benzer bir söz daha var. Diyorsunuz ki: “Batı medeniyetinin temelinde Yunan değil İslam medeniyeti vardır!”

Sezgin: Bu da gazetecilerin sözü. Ama bana da biraz uyuyor.Ben şu neticeye vardım: Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunalılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler.

Bugün Avrupa’daki bilimler, İslam bilimlerinin bir başka coğrafyada, değişik tarihi şartlar içerisindeki devamından ibarettir, diye tanımlıyorum. Ama bugünkü Avrupa’da, Batı’da gelişeni yabancı bulmuyorum. Bizim akrabalarımızın geliştirdiği safha olarak kabul ediyorum. Oradaki bilgiyi yabancı bulmadığım için bende bir aşağılık duygusu da yok onlara karşı. Aksi takdirde ben bu 13 cildi yazamazdım. Bir Müslüman iyi şartlar içersinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden, Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır. Türkler yaratıcı olmalıdır!

Turan: Peki hocam, “İslam dünyası bir dönem yaratıcı oldu, sonra da öncekilerden aldıkları bilimi geliştirdi” diyorsunuz, yani yeni şeyler de kattılar.

Sezgin: Yeni şeyler ifadesi çok az geliyor bana … Yeni şeyler dediğiniz zaman biraz, bir iki şey filan anlaşılır. Öyle değil, Müslümanlar, kendilerinden evvelki bilimleri geliştirdiler. Bu birincisi. İkincisi, yeni bilimler kurdular, bugün Avrupa’da gelişmiş olan yeni bilimlerin kısmen temellerini attılar.

Müslüman Bilimcilerin Yöntemi, Kimya ilmi

Turan: Örnek verebilir misiniz hocam? Bu söylediklerinizi bir örnekle izah edebilir miyiz?

Sezgin: Yani binlerce misalden bir tanesini mi istiyorsunuz benden? Peki, şu kadarını söyleyeyim, Müslümanlar Hicri 2. yüz- yılda kimya ilmini bir tecrübi ilim olarak kurdular. Bunu kuran adam büyük bir şahsiyet, büyük bir bilim adamıydı: Cabir İbn-i Hayyan. Cabir İbn-i Hayyan’ın kitapları 12. yüzyılda Avrupa’ya intikal etti, ona Geber diyorlardı. (Onun Latinlerin kafasındaki hayale dayanan bir resmi vardır. O resmi de müzenin duvarlarında asılı olarak göreceksiniz.) Bu adamcağız kimya ilminde öyle bir ilerleme kat ediyor ki ancak ondan sonra 18. ve 19. yüzyılda ona ilave edilebilecek yeni bazı kıpırdamalar görüyoruz. Bunun yüzlerce misali vardır. Çoğu benim o katalogun 1. cildindedir. O birinci cildin ana fikri şudur: Bilimler Tarihine Giriş. Kronoloji olarak birçok misal verdim. Tabii kitap şimdi Türkiye’de tercüme edilmiş bulunuyor. Sonra Türk okuyucuları bunları okuyacaklardır. Yüzlerce misali orda verdim. Bu misal lcifi gelmediyse size başka misaller de vereyim.Müslümanlar 15. yüzyılda Afrika’nın doğusuyla Sumatra arasındaki mesafeyi bugünkü gerçeğe aşağı yukarı tamamlayacak şekilde hesaplayabiliyorlardı, düşünün.

Evet. 6.600 km’lik mesafeyi hesaplayabiliyorlardı. Bunun altında müthiş metotlar vardı. Onu da kitaplarımda bulacaksınız, o ne müthiş bir şeydir.Bu, Avrupa’da ancak 20. yüzyılın birinci yarısında mümkün olmuştur. Bir misal daha vereyim. Müslümanlar miladın ıo. yüz-yılında astronomide o kadar ilerlediler ki şu suali sormaya başladılar: “Dünyanın bir eğimi vardır. 23.5 derece. Bu eğimde bir azalma veya artma var mıdır?” Hatta bunu araştırmak için eski Tahran’da Rey şehrinde bir rasathane kurdular. Rasathanenin de modelini müzede bulacaksınız. 30 sene kadar gözetlemeden sonra şu neticeye vardılar: Dünya’nın eğimi muntazaman azalıyor yani 2000 yılda aşağı yukarı bir derece azalıyor.

Bu eğimi gök mekaniği ı9. yüzyılda ispat etti. Bir misal daha vereyim,son misal ama! Yanlış anlamamak lazım. 365 gün zarfında dünya ile güneş arasında en uzak ve en kısa mesafe vardır. Bu en uzak en uzak noktayı Yunanlar biliyorlardı. Müslümanlar 9. yüzyıl- da bu en uzak noktanın 1 yılda yerinin değiştiğini fark ettiler. Ve bunu hesaplamaya başladılar. Bunu 11. yüzyılın ilk yarısında meşhur Biruni diferansiyel matematikle hesaplamaya çalışıyor. Tam 4 mevsimde hesaplıyordu. Bunların artımıyla diferansiyel matematikle bunu hesaplamaya çalışıyordu. Onun verdiği sonucu bilmiyorum ama ondan 20-30 sene kadar sonra Zerkali adındaki bir Müslüman alim bu değişmenin yılda ı2 buçuk saniye kadar bir değişme olduğunu hesap etti ki bu modern astronomide ıı.5’tir, yani demek ki 1 saniye kadar hata etmiştir, anlatabiliyor muyum?

Batı Medeniyetinin Kökeninin islam Bilimine Dayandığına Dair Örnekler

Turan: Hocam bir yerde diyorsunuz ki: “Müslümanlar aşağılık duygusundan, Batı’nın da üstünlük duygusundan kurtulması gerekir!” Çalışmalarınızdan biz şöyle bir sonuca varıyoruz: Bugün Batı medeniyeti varmış olduğu noktaya aslında kendinden önceki Müslüman bilginlerden almış olduğu bilgiyi tamamlayarak geldi. Yani bilgi sadece Batı medeniyetine ait bir bilgi değildir. Bunun çok çarpıcı bir örneği bir saat var … Sizin müzeden … Bu saati bize anlatmanızı istesek.

Sezgin: Onu anlatının ama bu suali sorarken bana çok önemli bir meseleyi hatırlattınız. Son üç aylık çalışmalarım arasında ulaştığım bir netice var. Onu sizlerle paylaşmak isterim. Müslümanlar 16. yüzyılın ortalarına kadar bilimde Avrupalılara nispetle daha ilerdeydiler. Fakat Avrupalılar Müslümanlardan bilgiyi 10. yüzyıldan itibaren aldılar. Bu alış merhalesi tam 5OO yıl sürdü. Bizim Türklerin çoğu bunu bilmezler. 17. yüzyılın başlarında Avrupalılar önderlik konumuna geçtiler. Ve üstünlük duygusu, böbürlenme merhalesi başladı onlarda. Manevi bilgiler sahasına baktığımız zaman ki, manevi bilgi derken İslam dinini kastetmiyorum, felsefe tarihi ve coğrafya bilimlerinde Müslümanlar daha ilerde idiler.Müslümanlarda da siyasi gerileme başlamıştı. Yavaş yavaş da bu gerilemeleri görüyorlardı. Ve onlar geçmişteki ileri konumlarını unutmuşlardı.

Bilimler tarihi diye bir alan da olmadığı için gelişmelerin nasıl olduğunu bilemezlerdi. Müslümanlar onların teknolojik sahada gelişmekte olduklarını, onların üstünlüklerini görmeye başladılar. Müslümanlar Avrupalıların bu noktaya nasıl geldiklerini bilemiyorlardı. Ama 17. yüzyıldan itibaren onların bilimdeki üstünlüklerini kabul etmeye başladılar. Benim milletimden Avrupalıları yanlış tanıyan, İslam dünyasını bilmeyen bazı kişiler olabilir,onlar benim bu sözlerimi yadırgayabilirler ama ben bu anlattıklarımı sürekli tekrar ederek, o muhteşem aletler ile onların yanlış fikirlerini değiştirmeye çalışacağım.

Şimdi söylemek istediğim şey şu: Hollandalı bir oryantalist. Adı Golius … İstanbul’a IV. Murat’ ı ziyarete gelmiş. Hatta İran’ a yapılan harbe bile Osmanlı askerleriyle birlikte katılmış bir adam. O sırada tabii Halife Murat’ı tanıyor.Halife Murat ona diyor ki: “Bize Osmanlı İmparatorluğu’nun haritasını yapamaz mısınız?” Bir insan koskoca imparatorluğun haritasını nasıl yapabilir? İstanbul’un haritası ancak birkaç kişiyle yapılabilir ve uzunca bir zaman alır. Avrupalıların elinde olan bütün haritaların, İslam dünyasında daha evvel yapılmış olan haritaların bir taklidi ve parçalarının bir araya getirilmesi ve bozulması şeklinde olduğunu bilemezdi Halife IV. Murat. Bunu dünyada bilen yoktu. Ben sonraki araştırmalarımda, hayatının son 20 senesini coğrafya tarihiyle uğraşarak geçirdim. 12-13 senelik sürede bu durum kafamda yavaş yavaş olgunlaşmaya başladı.

Turan: Yani Müslüman alimlerin çalışmalarını parça parça toplayarak kendileri bir araya getirmişler ve bunu bize sunmuşlar.

Sezgin: Evet, kendileri de söylüyorlar ve ben bunlardan kendi kitaplarımda 11., 12. cilderde bahsetmiştim. Fakat işin daha önemli kısmına geliyorum. Araştırmalarının son aylarında dehşet bir şeyle karşılaştım. Bizim Katip Çelebi diye çok büyük bir bilginimiz var. Keşfuzzunun diye kitap yazmıştır. Muazzam bir kitap. 16 bin adet Farsça ve Arapça kitabın katalogu vardır. Çok çalışkan bir adam. Bir de Cihannüma diye bir kitap yazmıştır ki Osmanlı İmparatorluğu’nda İbrahim Müteferrika’nın ilk bastığı kitaplardan biridir. Cihannüma, tüm dünyanın çok önemli addettiği bir coğrafya kitabıdır. Bende de çok güzel bir nüshası vardır. Hep düşünürdüm acaba Cihannüma’da ne var, diye. Kitabıının 15. cildini yazıyordum, Osmanlı coğrafyacıları hakkında bilgi toplamam lazımdı. Katip Çelebi’yi etüt ettiğimde büyük bir faciayla karşı karşıya kaldım.

Facia da şu: Katip Çelebi, genç yaşta öldü. Çok çalışkan, gayretli bir insandı fakat İslam coğrafyasının tekamülünü o zaman bilemezdi, bilmiyordu. Katip Çelebi Avrupalılarla temasa geçmeden evvel, bir dünya coğrafyası yazmayı düşündü. Cihannüma “dünyayı gösteren” manasına gelir. İşe Balkanları tanıtmakla başlamış ve bir kısmını yazmış. Yazdıktan sonra Fransız Mehmet İhlasi diye ihtida etmiş bir Müslüman İstanbul’a gelmiş, Katib Celebi’yle tanışmış. Kafasında birçok Avrupa-lı bilginin kitaplarının adları varmış. Onlardan bahsetmiş Katip Çelebi’ye. Katip Çelebi’yle Mehmet İhlasi, kitapları tercümeye başlamışlar. Mercator diye bilinen Hollandalı bir coğrafya bilimcisi var. Büyük bir harita kitabı var. Ben yüzde yüz inanıyorum ki Mercator’un, eski dünya haritaları, keşifleri İslam dünyasından gelmiş kendisine. İslam dünyasından gelen haritaları değiştirmiş,kopya etmiş. Akıllı ve çalışkan bir adam. Ama Flemenk’te oturan bir adam Orta Asya’nın haritasını nasıl yapabilir. Bugüne kadar bütün coğrafya tarihi bu haritaları bu adamın yaptığına inanıyor.Aslında ben de inanıyordum.

Bunları nasıl yaptı, diyordum. Bütün haritalarını, kitaplarını topladım; onların koordinatlarını, enlem-boylam derecelerini bulabilirim diye. Coğrafya bilim tarihiyle uğraşımın 8-10. senesinde Mercator’un ve bazılarının, hakikaten enlem-boylam derecelerine dayanarak haritaları yapacaklarını sanıyordum. Ancak sonradan kendi kendime Hollanda’daki adamın, Orta Asya’daki göllerin, nehirlerin enlemlerini, boylamlarını nereden bileceğini sormaya başladım. Hakikaten ben şimdi kendime gülüyorum. Düşünsenize insanlar ne kadar gaflet içersinde olabiliyorlar. Halen coğrafyalar tarihinde bu inanç mevcut. Nitekim ben bu konudaki fikirlerimi yazdım ve şimdi onlardan cevap bekliyorum … Yazımın üzerinden yedi sene geçti ve bir iki müspet yazının dışında hala bir cevap gelmedi.

Fuad Sezgin – Bilim Tarih Sohbetleri,syf.24,26;43,45

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir