Aracılı Bir Dünyada Yaşam

Ne yazık ki, Iranlılar ile sandığınızdan çok daha fazla ortak noktaya sahipsiniz. U-235 üretmiyor olsanız da, etrafınızdaki dünyanın tercümesi için her gün ekranlara bağlı bir hayat yaşıyorsunuz. Cep telefonunuz sizi kimin aradığım gösterirken, bilgisayarınız güncel­leme yapma zamanı geldiğini söylüyor ve arabanızdaki GPS de sizi sabahki toplantıya götürecek yolu tarif ediyor. Tüm bunlar ve daha fazlası ise siz sabah kahvenizden henüz ikinci yudumu almadan oluşturuluyor. Sonuç mu? Artık doğuştan gelen insan duyularına göre bir hayat sürmüyoruz. Çok çeşitli ekranlar ve içimizdeki du­yulardan bizi koparan sanal duvarlar aracılığıyla, bizim için tanım­lanan bir dünyada yaşıyoruz. Ekranlar, bizimle gerçek dünya arasına yerleşiyor, söylendiğine göre gerçek olan bilgileri bize yansıtıyor. Ancak işin aslında, karşımıza çıkan zorlama bir tahminden öteye gitmiyor. Nitekim bu da kolaylıkla manipüle edilebiliyor.

Havalimanlarında, hastanelerde, bankalarda ve bankamatik­lerde ekranlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Sıkıntı ise bugün kullandığımız ekranların ciddi şekilde aptal olması. Sadece veri sistemlerinde barınan bilgileri bize sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar. O sistemler de rahatlıkla hacklenebiliyor. Bilgisayar koduna hükmedenler, ekranlarımıza da hükmediyor ve bu sayede deneyimlerimizi ve algılarımızı değiştiriyor. Bilgisayar oyunlarından oylama makinelerine kadar her şey kurcalanabiliyor ve bu yeni cesur dünyada bir şeyi gözlerinizle görüp kulaklarınızla duymuş olmanız, hiçbir şekilde onun meşru, doğru veya güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde ise baktığımız ekranlar, henüz algılayamadığımız şekillerde bizi kandırıyor.

Fark etseniz de etmeseniz de online dünyadaki bütün dene­yimleriniz ve dijital ekranlara yansıtılanlar, sizin için özel olarak ayarlanıyor. Bu fıltrelemenin bir kısmı elbette iyiliğimizi düşünü­yor. Milyarlarca tweet, snap, durum güncellemesi ve blog yazısı arasında, her gün önümüze çıkan akıl almaz boyuttaki verilerin tamamını tüketmemiz mümkün değil. Bunu iyi bilen internet şirketleri ise neleri sevdiğinizi öğrenmek için büyük çaba harcıyor ve bir dizi bilgisayar algoritması ile online deneyiminizi özelleş­tiriyor. Facebook, internette tıkladığınız bağlantılara, baktığınız resimlere, dönmelere, mesajlara, etkinliklere ve attığınız Lîkelara göre her gün ekranınızda ne göreceğinizi düzenliyor. Sonuç olarak, arkadaşlarınız veya takip ettiğiniz sayfalar tarafından gönderilen iletilerin çoğunu görmüyorsunuz.

Sizin durum güncellemeleriniz de aynı şekilde belki arkadaşlarınızın yüzde 10ü tarafından gö­rüntüleniyor.6Facebook, reklamcıları için sizin üzerinizde çalışıp sizi seğmen dere ayırmak için yaptığı bitmek bilmeyen çalışmalar kadarını, siteye girdiğinizde veya uygulamayı açtığınızda hangi ar­kadaşlarınızın gönderdiklerini görmek isteyebileceğinizi öğrenmek için de yapıyor.7 Peki bunu neden yapıyor? En basit şekilde ifade edecek olursam, Facebook, Google ve diğer internet şirkederi. size “doğru” içeriği sağladıkları takdirde, sitelerinde daha fazla vakit geçireceğinizi ve daha fazla linke tıklayacağınızı, bu sayede daha fazla reklam sunabileceklerini biliyor.

Bu oyunda Facebook’un yalnız olduğunu söylemek mümkün değil. Google da tüm arama geçmişinizi, daha da önemlisi nelere tıkladığınızı inceleyerek online deneyiminizi özelleştiriyor. Tek­noloji araştırmacısı Eli Parsier, The Filter Bubble adlı kitabında bu olguyu dikkatle belgelendirmiş. Size “doğru” sonuçları ulaştırmak oldukça önemli bir iş ve milyonlarca bilgisayar algoritması, sadece bu görev için çalışıyor. Mesela Google’ın en az elli yedi ayrı kişisel­leştirme sinyalini takip ettiği belirtiliyor.8 Arama devi, sorularınızı cevaplamadan önce ne tür bir bilgisayar kullandığınıza, hangi ta­rayıcıda olduğunuza, saatin kaç olduğuna, monitörünüzdeki ekran çözünürlüğüne, Gmail’inize gelen e-postalara, YouTube’da izledi­ğiniz videolara ve fiziksel konumunuza bakıyor. Google, gerçek zamanlı bir şekilde size dair bildiklerine göre arama sonuçlarını değiştiriyor. “Kürtaj” kelimesiyle yapılan bir arama, kimilerinin karşısına aile planlaması derneklerini çıkarırken, kimilerinin kar­şısına da Catholic.com u çıkarıyor. “Mısır” diye yapılan bir arama, sizin karşınıza Arap Baharını çıkarabildiği gibi, annenizin karşısına piramitleri veya Nil gezilerini çıkarabiliyor. Parsier’in yaptığı gibi bu deneyi siz de kendi başınıza yapabilirsiniz. Karşınıza çıkan sonuçlar Google’ın sizi nasıl gördüğü konusunda gayet açıklayıcı olacaktır.

Aslında, “standart Google” diye bir şey yok. Eric Schmidt de kamuoyu önünde bunu kabul ederek, “insanların [internette] ken­dileri için o veya bu şekilde düzenlenmemiş bir şeyi izlemesi veya tüketmesi çok zor olacak,” demişti.9 Bunların hiçbiri kötü amaçlı olmak zorunda değilse bile, bu bilgilerin sizin adınıza başkaları tarafından nasıl edinildiği, düzenlendiği ve yöneltildiği gibi önemli sorular akılları kurcalıyor. Cevabı bulamamamız ise Google, Face­book, Netflix veya Amazon’un algoritmalarını yayınlamamasından kaynaklanıyor. Hatta gördüğünüz bilgileri filtrelemek için kul­landıkları yöntemler oldukça özel olmakla birlikte bu, şirketleri kara geçiren “gizli tarif” özelliği taşıyor. Bilgilerimize yönelik bu görünmez “kara kutu” algoritma yaklaşımının sorunu, bizim için nelerin düzenlendiğini bilmememiz ve göremememiz den doğuyor. Sonuç olarak, onlarca ekran aracılığıyla yaşadığımız dijital hayatla­rımız, hiçbir şekilde anlaşılamayacak yöntemlerle aktif bir şekilde manipüle ediliyor. Bilginin internetteki akışında meydana gelen köklü değişim, sadece nasıl bilgi aldığımızı değil, dünyayı nasıl gördüğümüzü de şekillendiriyor. Birçoğumuz bugün filtre balonları içinde bir hayat sürerken, bunun farkına bile varmıyoruz.

Tüm dünyada, uluslar da vatandaşlarının hangi verilere erişip hangi bilgileri alabileceğine karar veriyor. “Ulusal güvenliğin sağ­lanması”, “fikri mülkiyet haklarının korunması”, “dini değerlerin muhafaza edilmesi” ve ailelerin en sevdiği “çocukları tehlikelerden uzak tutmak” gibi sert argümanlar kullanarak, devletler internet sansürü konusunda durmaksızın büyüyen ulusal güvenlik duvar­larını iyice genişletiyor. Bu filtreleme tekniklerinden bazıları, ka­muoyu ile paylaşılıyor.10 Örneğin Fransa ve Almanya’da, Nazizmi destekleyen ve soykırımı reddeden siteler açıkça sansüre uğramış durumda. Suriye’de YouTube, Facebook, Amazon, Hotmail ve Kürt destekçisi siteler yasaldandı. Suudi Arabistan’da, siyasi, dini veya İslam’a uymayan ya da kraliyete dair kişisel fikirler barındıran sos­yal içerikli 400.000’i aşkın siteye erişim engellendi. Ancak birçok yerde online bilgilerin sansüre uğradığına dair hiçbir bilgi bulunmuyor. Onun yerine, aradığınız içerik ulaşılmaz oluyor. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nde, hükümet İsrail’e ait .il uzantısıyla biten tüm adresleri yasaklayarak, Yahudi devlerinin dijital varlığını sanal dünyadan kaldırdı.11

Teknoloji şirketleri de, Google’ın 2005’te Çin pazarına girerken yaptığı gibi, devletlerin rahatsız edici bulduğu içeriği gerçek zamanlı yasaklama taleplerine uyum sağlayarak ulusal sansür programla­rına katıldı. Ancak bu noktada, hiçbir devletin Çin kadar ağır bir şekilde internet sansürü uygulamadığını belirtmek gerekiyor. Büyük “Çin Güvenlik Şeddi”, artık milyarı aşan nüfusun, Tia-nanmen Meydanı protestoları, Çin liderlerine dair utanç verici haberler, Tibet vatandaşlarının hakları, Dalai Lama, Falun Gong, Tayvanlıların bağımsızlığı, siyasi reformlar ve insan hakları gibi “hassas” içeriklere erişmesini engelliyor. Ancak internet sansürü sadece otokrat ve despot rejimlerde görülmüyor. 2014 itibariyle dünyada dört milyar insan, internette o veya bu şekilde sansür uygulanan ülkelerde yaşıyor.

Ekranlar, size dışarıda ne olduğunu değil, hükümetinizin ya da Facebook’un görmeniz gerektiğini düşündüğü şeyi gösteriyor. Bir şey aradığınızda karşınıza çıkmıyorsa, gerçekten orada olmadı­ğını nereden bileceksiniz? Eski bir felsefi soruyu yeniden yazacak olursam, internete bir ağaç düşerse ve hiçbir arama motoru onu indekslemezse, ses çıkar mı? Artan bir şekilde hayatımızı ekranlar aracılığıyla yaşadığımız bu dönemde, bir şey internette yoksa ger­çek hayatta da var olmuyor. Bir etkinlik Google’da listelenmezse, yaşanmamış kabul ediliyor. Tam tersi, Google’da görünüyor olsa bile yaşanmamış olabiliyor. Dijital kandırmaca dünyasına, her şe­yin büyülü bir şekilde ekranlar üzerinden temsil ettiği sanal aynalı salona hoş geldiniz.

Teknolojik bir aracıyla dönen dünyanın getirdiği çok şiddet­li tehlike ise birçok insanın beklemediği ve anlamadığı şekillerde bilgilerin hiç fark edilmeden manipüle edilmesi için ciddi miktar­da fırsat yaratılması olarak karşımıza çıkıyor. Ekranlar her yerde.

Dikkatimizi çekmek için ötüyor, çalıyor ve yanıp sönüyorlar. Peki ekranlar yalan söylüyorsa ne olacak? Bize yanlış bilgiler verip, yanlış yerlere götürüyorlarsa ne olacak? Günümüz dünyasında ekranlarda gördüğümüz her şey kolaylıkla değiştirilebilir. İsterseniz online arkadaşlık sitelerinde takılan bir arkadaşınıza sorun, cevabı net olacaktır: İnsan her zaman gördüğüyle karşılaşmıyor.

Bilişme Bana

“Bazen kahvaltı bile yapmadan, mümkün olmayan altı şeye inanıyorum 

Lewis Carroll, Through the Looking Glass

Hackerlar, dolandırıcılar ve organize suç örgütleri ile Facebook, Google ve NSA’in ortak noktasını biliyor musunuz? Her biri, bilgi­sayar ekranlarında gördüğümüz bilgilere aracı olma ve kontrol etme konusunda inanılmaz yetkindir. Bilginin güç olduğu bir dünyada, ekranınızdaki veri akışını kontrol eden denetleyiciler başkalarını da kontrol edebiliyor. İnternete her girdiğimizde aynı yaklaşım ile kar­şılaşıyoruz. Artık birçoğumuz, önce internette kendi araştırmasını yapmadan ne bir yemek masası alıyor ne de bir restoranda rezer­vasyon yaptırıyor. Sonuçta canciğer alışveriş dostlarımızdan başka kim bize en iyi bilgileri verebilir ki? Tüketicilerin neredeyse yüzde 90’ı online yorumların sarın alma kararlarını etkilediğini söylerken, Nielsen çalışmasına göre şaşırtıcı bir şekilde yüzde 70’i de internet­te okudukları yorumlara sanki arkadaşlarından duyuyormuş gibi güvendiğini belirtiyor.12

Fakat ne yazık ki, New York başsavcısı tarafından yapılan bir soruşturma sonucunda, bu tür yorumların en çok bulunabildiği sitelerden olan Yelp’teki incelemelerin yüzde 25’inin tamamen düzmece olduğu anlaşıldı.13 Daha rahatsız edici olan ise Eylül 2014 itibariyle bir federal mahkeme, Yelp in, sitesinde reklam yapan şirketlerin puanlarını yüksek göstermesini tamamen yasal kabul etti.14 Yani tüm kullanıcılar bir puan verse dahi, parası bol olanlar beş yıldız alıyordu. eBay, Amazon ve TripAdvisordaki incelemeler de aynı şekilde tüketiciyi kandırmaya yönelik yazıla-

nilıvor ve gördüğünüz o beş yıldızlı yorumlar, ya bizzat işletmeler parafından ya da işletmelerin para ödediği kullanıcılar tarafından yazılıyor. Hatta bütün iş modeli internetteki inceleme sistemini yanıltmaya dayalı profesyonel şirketler kuruluyor. Bu uygulamaya i suni kitle oluşturma adı veriliyor ve gittikçe yaygınlaşıyor. New  York eyaleti tarafından soruşturma altına alınan Zamdel Inc. şirketi, Yelp ve Google uygulamalarında on beş binden fazla sahte inceleme yazmakla suçlanıyor.15

Arkadaşım Olduğunu Sanıyordum

Facebook un resmi 2014 yıllık raporuna göre, sosyal ağdaki hesapların yüzde 11,2 si sahte. Dünyanın en büyük sosyal medya şirketinin 1,3 milyar kullanıcısı olduğu düşünüldüğünde, toplam 140 milyon Facebook hesabının düzmece olduğu ve kullanıcılarının var olmadığı ortaya çıkıyor.16 140 milyon sakiniyle birlikte, sahte Facebookistan, dünyanın en büyük onuncu ülkesi olmaya aday. Nasıl ki Nielsen in TV reytingleri TheWalkirıg Dead ile Süper Bowl arasındaki reklam oranlarını farklı değerlendiriyor, online reklam ‘ fiyatları da bir internet sitesinde veya sosyal ağda kendisini kaç gözün gördüğüne göre çıkarılıyor. Ama keşke verilere inanabilsek.

Tvvitter’da 4.000 takipçi mi istiyorsunuz? 5 dolara sizin olabilir.17 Facebook ta 100.000 hayrana ne dersiniz? Hiç sıkıntı değil, hepsini SocialMediaCorp.org’dan sadece 1.500 dolara satın alabilirsiniz.18 Daha da mı harcamak istiyorsunuz? Instagram’da bir milyon yeni arkadaş çok güzel olmaz mı? “Size özel bir indirimle” bir milyon hesap sadece 3.700 dolar. İster favori, ister Like, isterseniz retweet artı oy, sayfa görüntülemesi, kalp… Ne isterseniz Swenzy, Fiverr ve Craigslist gibi sitelerde satılıyor. Bu sahte sosyal medya hesaplan daha sonra bir ürünü, hizmeti veya şirketi çok çok küçük meblağ­lar karşılığında internette teyit ediyor. İşin büyük çoğunluğu ise gelişmekte olan dünyada, Hindistan ve Bangladeş gibi hesapların başında gerçek insanların bulunabildiği yerlerde yapılıyor. Rusya, Ukrayna ve Romanya gibi uygulamanın popüler olduğu diğer böl­gelerde ise tüm süreç, daha önceden kendilerine verilen otomatik talimatları yerine getiren küçük programlar olan bilgisayar botları tarafından gerçekleştiriliyor. Siz, “Like tuşuna bas” diyorsunuz, bot da sahte hesaplarla tekrar tekrar basıyor.

Nasıl ki mitolojinin şekil değiştiricileri kendilerini bir benlik­ten diğerine fiziksel olarak dönüştürebiliyordu, bugünün modern ekran değiştiricileri de kendi sihirli güçlerine sahip. Suçlular ise bu pastadan bir dilim isterken, teknikleri üzerinde çalışıyor ve basit hamlelerle yüksek kâr oranlarının peşine düşüyor. İnternette yapı­lan bu tıklamaların büyük çoğunluğu, “tık dolandırıcılığı” amacıyla yapılıyor. Şirketler, Google ve Facebook gibi firmalara, olası bir müşterinin o banner reklamlara ya da Facebook’ta gördüğü bağlan­tılara tıklamasına göre para ödüyor. Ancak organize suç örgütleri, sistemi kandırarak fazladan gelen o ekstra tıkları sermayeye çeviren sözde reklam ağları üzerinden kâr elde etmenin yollarını buldu. Sosyal ağlar ise bu düzene, sahte profilleri ortadan kaldırarak kar­şılık verdi. Facebook’un hamlesi, her şeyi gözler önüne seriyordu. Sadece bir gecede Rihanna ve Shakira 22.000 Facebook hayranın­dan olurken, Lady Gaga 32.000 hesap kaybetti.19 Zynga’nın Texas Hold’Em Poker oyunu ise bir anda 100.000 hayranından oldu.

Facebook’ta 140 milyon sahte profil olduğunu düşününce, hep­sinin teker teker bir insan tarafından oluşturulması da mümkün görünmüyor. Nitekim öyle de değil zaten, işin içinde şeytani ak­törler var. Bu yöntemin adına çorap kuklacılığı deniyor ve çocuk­ların ellerini bir çoraba sokarak nesneye hayat verdiği oyuncaklara gönderme yapılıyor. Online dünyada ise organize suç örgütleri, bilgisayar komutları, web otomasyonu ve sosyal ağları birleştirerek oluşturdukları çorap kuklalar ile bir sürü online kimlik ortaya çı­karıyor. Bunu yapmak ciddi şekilde kolay ve çok ucuz olduğu için de her gün yüz binlerce vatandaş online dünyaya geliyor.

Bu kuklalar için her şeyden önce, çoğu ülke veya bölgede hali­hazırda var olan en yaygın isimlere ait online bir dizin elde etmek gerekiyor. Sonrasında bot yazılımımız, listeden seçtiği bir isim, bir soyisim ve bir de doğum tarihi ile ücretsiz bir e-posta hesabı açıyor. Sonra sıra Picasa, Instagram, Facebook, Google ve Flickr gibi online fotoğraf sitelerini tarayıp, yeni kuklamızın yaşına uygun bir görsel bulmaya geliyor. Artık elimizde bir e-posta hesabı, isim,soyisim, doğum tarihi ve fotoğraf olduğuna göre, tek yapmamız gereken Facebook, Twitter veya Instagram’a kaydolmak.

Son bir adım olarak ise kuklamıza çeşidi kodlarla nasıl konuşacağını öğretmek gerekiyor. Komut dizileri ile botumuz arkadaşlık istekleri gönderebiliyor, başkalarının artığı tweet’leri retweet edebiliyor ve internette gördüğü şeylere rasrgele Like atabiliyor. Biraz daha uğraşırsanız botlarınız arası iletişim sağlayabilir, birbirlerinin iletilerine etkileşim verebilirsiniz. Daha ne olduğunu bile anlamadan, nasıl isterseniz öyle kullanabileceğiniz binlerce kuklanız oldu. İnternette karşımıza çıkan yemleme saldırılarının, sahte online incelemelerin, casus yazılım kaynaklarının ve daha bir sürü farklı online dolandı­rıcılık işinin arkasında bu kukla orduları bulunuyor.

Marc Goodman – Geleceğin Suçları,Timaş,syf;186-193

Dipnotlar:

6- Paul Szoldra, “Blogger Nails a Majör Problem with Facebook’s Newsfeed”, Business Insider, 19 Ocak 2014; Jim Tobin, “Facebook Brand Pages SufFer a 44% Decline in Reach since December 1”, Ignite Social Media, 10 Aralık 2013.

7- Anthony Wing Kosner, “Watch Out Tvvitter and Google+, Facebook’s News Feed Is Getting Smarter and Smarter”, Forbes, 28 Nisan 2014.

8- Onun TED Konuşmasından Eli Pariser tarafından aktarıldığı şekliyle, “Beware Online ‘Filter Bubblesm, Mayıs 2011; Rene Pickhardt, “What Are the 57 Signals Google Uses to Filter Search Results?” 17 Mayıs 2011, rene-pickhardt.de.

9- Alex Chitu, “Eric Schmidt on the Future of Search”, Google Operating System, 16 Ağustos 2010.

10- İnternette sansür için ülke ülke küresel bir inceleme için bkz. OpenNet Initiative https://opennet.net/about-filtering.

11- “Top 10 Internet-Censored Countries”, USA Today, 5 Şubat 2014.

12- Amy Gesenhues, “Survey: 90% of Customers Say Buying Decisions Are Influenced by Online Reviews”, Marketingland.com, 9 Nisan 2013; Zendesk, “The Impact of Customer Service on Customer Lifetime Value”; Myles Anderson, “2013 Study: 79% of Consumers Trust Online Reviews as Much as Personal Recommendations”,
Search Engine Land, 26 Haziran 2013; Nielsen, Global Trust in Advertising and Brand Messages, Nisan 2012.

13- Michael Luca, “Reviews, Reputation, and Revenue: The Case of Yelp.com”, Harvard Business School Working Paper, sayı: 12-016, Eylül 2011.

14- Bob Egelko, “Yelp Can Manipulate Ratings, Court Rules”, San Francisco Gate, 4 Eylül 2014.

15- Eric Spitznage, ““Operation Clean Turf’ and the War on Fake Yelp Reviews”, Bloomberg Businessweek, 25 Eylül 2013.

16- Rebecca Grant, “Facebook Has No Idea How Many Fake Accounts It Has—but It Could Be Nearly 140M”, VentureBeat, 3 Şubat 2014.

17- Nick Bilton, “Friends, and Influence, for Sale Online”, Bits (blog), New York Times, 20 Nisan 2014.

18- John Koetsier, “Facebook’s War on Zombie Fans Just Started with a Boom”, Ventu­reBeat, 26 Eylül 2012.

19- A.g.m.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*