Allah’ın Sevdiklerini Sevmek

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu:

(..)“Bir kimse hangi kavmi severse Cenab-ı Hak o kişiyi muhakkak o sevdiği kimseler ile kılar”. (İmam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir).

Yani o sevdiği kimse iyi, abid, zahid müttaki, hayalı, edepli, terbiyeli, namuslu, dindar bir kimse ise bunları seven kişide her ne kadar bu meziyyetler bulunmasa dahi, yine de onlarla haşrolunacaktır. Onun için bu sevgi pek mühimdir, insanın âkıbeti, saadeti, selâmeti bu sevgiye bağlıdır. Maazallah insan bir de aldanıp dünya şehvet ve saltanatlarına imrenip zevk-u safaya dalan ibadet ve taattan mahrum, içki, kumar, zina, rüşvet, faiz ve sair bunlara benzer kötü adetleri itiyad etmiş bedbahtları severse işte o zaman da o kimse saadet yerine felaket, saadet yerine nedamet daha açıkcası cennet yerine cehennemi, Hakk’ın rızası yerine de gazabını kazanmış olur ki felaketlerin felaketi de işte bu yalnış yoldakilerini sevmesidir.

Halbuki insanın ilk vazifesi kendisini yaratan Allah Teâlâ hazretlerini bilmek ve O’nu sevmektir. Sevgi ise tabiatı ile Hakk’ı bilmekten sonra doğar. Sevmek için biraz düşünmek lâzımdır. Bu mülkün sahibi kimdir, bu kadar güzellikleri; mahlukları ve bizleri yaratan kimdir?

Hele şu bizdeki güzelliklere hayran olmamak mümkün mü?

O göz, kulak, ağız, burun hele o yüzdeki letafet, gözlerin süzümü, sözlerdeki ahenk, tad, cazibeler. Hele hele o akıl, idrak, şuur… Bunlar nerden gelip nereye gider. Bir de tenasüb-i endanı denilen güzellik üzerine güzellik.

Sonra bir de bu insan denilen mahlukun yaptığı harikalara şaşmamak mümkün mü. Bu yerden kalkan koskocaman, bir makina, bir de içinde iki insanla beraber aya kadar gitmek, oraya bayrak dikmek. Gökyüzünde parçalar birbirinden ayrılıp bir müddet sonra yine birleşmek. Televizyonlar, radyolar, radarlar. O koca koca gemiler, tanklar, tayyareler, toplar, büyük küçük otomobiller hep bu ufacık insan emeğinden ve insan kafasından çıkmış hünerler değil mi?

Acaba bu kadar kuvvet ve kudreti insana veren kimdir?

O insan ki, bu üstünde yaşadığımız topraktan hasıl olmuştur o topraktan yaratılmıştır. Bugün de yine bu topraktan hasıl olduğumuza hiç şüphemiz yoktur. Bütün yediklerimiz hep bu topraktan değil mi?

İşte yediğimiz yemekler, içimizde bir taraftan kan olup cesedimizi, hayatiyyetimizi idame ettirir, diğer taraftan da meni dediğimiz evlad tohumlarını hazırlar. Halbuki bunların hiçbirisinden bizim haberimiz bile yoktur. Allah Teâlânın yaptığı nizam dahilinde her şey yerli yerinde ceryan etmektedir. Bunları daha biraz genişce düşününce Allah Teâlâyı bilmek, bulmak, anlamak ve sonra O’na tam manası ile teslim olup O’nu can ve başla sevmek lâzım gelir. Zira böyle bir kuvvet ve kudret-i kamile sahibini sevmemek elden gelmez, meğer ki insan deli ola. Zerre kadar aklı olan muhakkak Allahı’nı sevecek Allah’ın sevdiklerini ve sevdiği her şeyi de sevecektir. Onun için Peygamberini de, Ashab-ı Kiramı da ulemasını da sever. Bunları sevmek de Allah Teâlâyı sevmek gibidir. Namaz kılmak farzdır, namaz kılmak için abdest almak da farz değil mi?

Öyle ise ben Allahımı severim başkaları ne oluyor deme, onları da sevmek boynunun borcudur. Zira Hakk’ı seven mutlaka Hakk’ın emirlerine muti ve münkad olur, aksi takdirde sevgisine inanılmaz. Çünkü bütün bilginler der ki, seven sevdiğine mutidir. Sevgilisine itaat etmeyenin sevgisine kimse inanmaz. O sevgi olsa olsa şeytani oyundur. Sevgi ihlas ile bir de candan olursa o sevgiye can kurban. Sevginin tabiatı ile böyle olması lâzım. Zira sevdiğimiz Allah Teâlâ başka sevgililere benzemez. Bizim sevdiğimiz sevgililer hep bizden bir şeyler beklerler ve isterler. Vermediğimiz vakit bizden yüz çevirirler. Halbuki Allah Teâlâ bizlere her şeyleri vermektedir isyanlarımız her ne kadar çok olsa dahi yine vermektedir. Böyle lütfu bol, ihsanı bol, keremi bol, afvı, mağfireti bol, kusurlarımızı daima örtmekte olan Allah’ı sevmeyeceksin de ya kimi seveceksin?

İşte bu büyük Allah’ı sevenler ancak O’nun sevdiğini severler ve sevmediğini sevmezler. Yani Allah Teâlâ, kendisini sevenleri sever, O’nu sevenler de O’nun her emrine muti ve münkad. Namazlarını da muntazaman, erkanına da riayetle kılarlar, oruçlarında hiç de kusur etmezler, hem de nafile namaz ve nafile oruçları da bırakmazlar, zekâtlarını sadakalarınıbol bol verirler, haclarını da ihmal etmezler. Hem de Allah’ın mahlukuna karşı çok şefkatli ve merhametlidirler. Kimseyi incitmezler onun için Allah Teâlâ, da onları sever öyle ise sen de onları sev ve onları sevenleri de sev. O zaman dünyan güzel ve rahat olur âhiretin ise daha fazlası ile güzelolur. Böylece sevdiklerin ile beraber olursun cennet içinde cennet, nimet üstüne nimet. Cenab-ı Hak cümlemizi Hakk’ı seven ve emirlerine uyan ve buyurduğundan dışarı çıkmayan ve Hakk’ı sevenleri de seven, sevgili kullarından eylesin. Amin!

Hakk’ın sevmediği kimseler ise, başta Allah tanımayan dinsizler, peygamber tanımayan, kitap tanımayan, öldükten sonraki hayata, âhirete inanmayan, terazi sorgu, mesuliyet, cennet ve cehennemi tanımayan dinsizler. Sonra Allah vardır deyip de zat ve sıfatında ifrat ve tefrite düşenleri, Allah’a oğlu, kızı, kadını var diyen müşrikleri, kâfirleri münafıkları, müminim deyip de İbadet taattan mahrum, isyan ve günah vadilerinde dolaşanları, emirlerini tutmadıkları gibi yasaklarından da korkup kaçmayan haram yiyenleri, kumar oynayanları, hırsızlık yapanları, zina ve livatada bulunanları, anne ve babalarına zulm edenleri, sıla-i rahm yapmayanları, içki içenleri, adam öldürenleri, bunların hiçbirisini Allah sevmez. Öyle ise Allah’ın sevmediğini sevmek elbette hiçbir müslümana yakışmaz. Onun için islâm dini iki şeyden ibarettir demişler:

Birisi: “Hubbün fi’llah” = Sevdiğini Allah için sever.

İkincisi: “Buğzun fi’llah” = Buğz ettiğine Allah için buğz eder. Daha açık tabir ile: Allah’ın sevdiklerini sever Allah’ın sevmediklerini de sevmez. İslamın yaşamasına, ayakta kalmasına yegane sebep, bu muhabbet ve buğz’dur. Yerine göre kullanmak pek büyük bir hünerdir vesselâm.

Bu sebepten Cenab-ı Peygamber Efendimiz Allah’ı sevmeği, Allah için sevmeği imanın şartından kılmıştır. Şart olmayınca meşrut olmaz derler ya, bu sevgi olmayınca iman da hakiki iman olmaz. Dualarında da şöyle buyurmuştur:

(..)“Ya Rab beni senin muhabbetinle ve seni sevenleri sevmekle ve senin muhabbetini beni yakın eden şeyi sevmekle de beni merzuk eyle ve muhabbetini bana soğuk suyu sevmekten daha sevgili kıl”.

Malum ya, Arabistanda bahusus yaz aylarındaki sıcak günlerde soğuk suyun kıymetini ancak o yananlar anlar. Onun içindir ki soğuk suyun kıymeti pek müstesnadır.Binaenaleyh Hak sevgisi ise insanların sıcaktan bayılacağı zaman imdadına yetişen bu soğuk sudan daha evladır. Bu muhabbet, insanda kendiliğinden hasıl olamaz mutlaka ilim, irfan ve sohbetlere muhtaçtır. Yalnız tefekkür kafi gelmez, maazallah insan yanlış yollara sapabilir.

Bak müslümanların yetmiş iki fırkaya bölünmesinin sebeblerinden biri de kendi akılları ile hareket etmeleridir. İnsanın aklı, bir dereceye kadardır, onun ötesine gidemez. Onun için mutlaka ve muhakkak Peygamberimizin yoluna ve o yolu bizlere gösteren kamil, olgun âlimlerin, ariflerin sohbetlerine pek muhtacız. Muhabbet, insanların zihinlerini açıp aşk ve neşelerini artırıp Hakk’a dağru götürür. Bize Allah’ı tanıtır, bildirir. O’na sevgi ve aşkımızı artırır, bizleri O’na ibadete sevk eder ve O’nun azamet, kuvvet ve kudretinden korkup yasaklarından uzak eder. Aşk ve muhabbetinden gözlerine uyku girmez. O kadar ağlar yazar ağlar, konuşur ağlar … Namazda ağlar, yatakta ağlar. Kusurlarını, günahlarını, eksikliklerini düşünür aczi, zafı galebe edip ağlar da ağlar.

İmam Sevri rahmetullahil-Bari Rabiatü’l-Adeviyye hatuna sormuş:

Sen bu yüksek makama ne sayede eriştin? Demiş ki:

Ben Allah’a ibadeti ne cennet sevgisi ve ne de cehennem korkusu için yapdım. Kötü bir işçi gibi yalnız ibadetimi, ancak O’nu sevdiğimi ve O’na aşk ve şevkimden naşi yaparım, demiş. Bak bir kadın amma, ne sultan kadın. Tezkiretü’l-evliya’yı oku da aşıkların hallerine vakıf ol.

Ebu Bekr es-Sıddık radıyallahu anh’ın sevgisi üç şeydedir:

1- Cenab-ı Peygamberin mübarek cemalini, yüzünü seyretmek, O’nun yüzüne bakmaya doyamamak.

2 – Varını yoğunu Resûlullah’ın yolunda infak etmek, feda etmek.

3 – Kızının Peygamberimizin nikahında bulunması. Ebu Bekr hazretleri demiş ki: Benim en büyük isteğim ve en büyük emelim bunlardır!. Bak büyüklük nasıl oluyor. Öyle kuru laflar fayda eder mi?

Her sevginin bir alameti vardır. Hakk’ı sevmenin alameti de O’nun sözlerini dinlemek ve O’nun gönderdiği peygamberi ve kitabımız olan Kur’an-ı azimüşşanı sevmek ve o sevgiyi bilfiil göstermektir.

Münebbihatta Süleyman ed-Daranî der ki:

– “Dünya ve âhirette bütün hayırların başı Allah’tan kokmaktır.”

Yine Münebbihat’ın 12.’ci sayfasında da şöyle dediği yazılıdır:

– “Tevbe imanlara farzdır. Lâkin günahları terk etmek de vaciptir”.

Hatem-i Esam da der ki:

-Her kim Allah’ı severim der de, haramlardan kaçmazsa, davası batıldır ve yine, her kim Rasullahı seviyorum der de, fukara ve miskinleri hoş görmezse davası batıldır ve yine, her kim ben cenneti seviyorum der de tasaddukta bulunmazsa onun da davası batıldır ve yine her kim, ben cehennemden korkuyorum der de günahları terk etmezse onun da davası batıldır.

Yine Munebbihatta Eba Zer’e Rasullullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir nasihati var, pek hoştur:

“Ya Eba Zer gemini yenile zira deniz çok derindir. Yol azığını tam al çünkü yol çok uzaktır. Yükünü de azalt ki yol çok yokuştur. Amelini, işini de ihlas ile yap ki hazreti Allah görmektedir.”

Gemini yenile, yani iman gemisini yenile, her an tecdidi iman et, “la ilahe illallah”ı dilinden bırakma, kalbine gönlüne Allah’ın zikrini iyi yerleştir. Çünkü zikrullah müminin en muhkem kalesidir onunla imanını korur ve kuvvetlendirir. Denizin derinliği burada nefis, şeytan ve şehvet, insanın da yaramazları var. Bunlar da insanı nefis ve şehvet deryasında boğmak, yok etmek isterler.

İmanın kuvvetli olmazsa dünyanın çeşitli fitneleri, şehvetleri insanı mahveder hele reislik sevgisi ve hele va’z ve nutuk sevgisi yok mu ya. Güya insan bir şey yapıyorum zanneder de çok büyük dertlere girer Allah korusun. Yol azığını kamilen al; buradaki azık kelimesi yenilen ve içilen maddi gıdalar değildir. Bu misal olarak söylenmiştir. Buradaki azıktan gaye âhiret azığıdır. O da Cenab-ı Hakk’ın Kelamı Kadiminde buyurduğu: (..)’en hayırlısı takvadır.” (El- bakara: 197) Takva olmayınca, hiç birşey olmaz.Çünkü (..)“Hikmetin َ başı Allah korkusudur” buyurulmuş. Takva ise Allah korkusundan naşi bütün büyük küçük günahlardan hatta mübahlardan bile kaçmaktır. Onun için gemini yenile yani imanını yenile, sağlam et, kuvvetli olsun.

Öyle her dalgaya mukavemetli olsun da gideceği âhiret gününe kadar seni selâmetle götürsün, dünyan da mamur âhiretin de mamur olsun. İmanın kuvveti, Allah Teâlâyı bilme nisbetinde kuvvetli olur. Çünkü O’nu bilen muhakkak ve mutlaka O’nu sevmektedir. Bu sevgi de yine bilme nisbetindedir. Yani, bilebildiği kadar sever, sevdiği kadar da muti olur. Hakk’a teslim olur. Hakk’ın sözünü dinler, yap dediklerini tamamı ile yapmağa çalışır ve yapma dediklerini katiyyen yapmaz. Zira yapma dedikleri şeyler hep günahlardır. Bu günahlar ise gönlü karartır ve Hak sevgisine mani olur, Sevgi kalkınca ibadet de kalkar. İbadet kalkınca da müslümanlık zayıflar ve bir gün bakarsın ki ne din kalmış ne de iman. Allah muhafaza buyursun.

Ebu Talib Mekki’nin “Kut’ül-Kulub” adlı kitabının kenarının ikinci kısmı Hayat’ül-kulüb fi keyfiyyet’il-vu sul ile’lmahbub bölümünde şöyle der: “Her ihsan edeni, her vereni herkes sever, hatta köpekler bile. Ne kadar severler kapılarından ayrılmaz, hele çoban köpekleri, çobanlar ile birlikte koyunların arkasından nasıl giderler ve kurtlara karşı koyunları nasıl korurlar. Sebebi, yedikleri bir lokma ekmek.”

Cenab-ı Hak bizlere bilvesile neler vermiyor ki, vücudumuz, vücudumuzdaki tenasüb, kuvvet, kudret, konuşma, görüşme, sevişme, topluluk, sanatlar, hünerler, süsler, saltanatlar hepsinden daha güzeli o canım ela gözler ile o kulaklar, hele o akıl, zeka, acaba bunlara baha biçmek mümkün olur mu dersiniz. Bir lokma ekmek için efendisinin kapısından ayrılmayan, koyunları gece gündüz bekleyen köpek kadar da mı olamayacağız? İnsaf, insaf!.

Onun için hem düşünmek hem de âhiret ilimlerine aid kitapları çok okumak, sonra da gönül açan, insanlara hakkı tanıtan ilim adamlarını ve meclislerini ve bahusus zikrullah meclislerini arayıp bulmak ve bunlara devam etmek. Yalnız şunu da unutmamalı ki bugün bu davayı yayanlar pek çok. Fakat çok uyanık olmak lâzımdır ki hak ile batılı seçebilesin. Bidatların olduğu yerlerde, sigaraların içildiği meclislerde, kasideler ile, ilahiler ile dünya muhabbetleri ile semaverleri yakıp çayların kahvelerin içildiği yerlerdeki sohbetlerden fayda gelmez dersem acaba ayıplar mısınız?

Çünkü bugünkü toplantıları görüyoruz ki biraz ilahi ve kaside okurlar . Sonra arkasından sohbet derken ondan sonra da birbirlerini çekiştirme ve gıybetler başlar. O zaman hem sevaplar gider, hem de bir sürü günahlara girilir. Hele bazı yerlerde bir şakalaşma olur ise vay halimize. O zaman bizim gibi sofulara herkes güler. İşte bunların hepsinin bir sebebi var, hatta bir çok sebebleri var: Evvela, dervişlik ne demektir?

Bunu bile bilmeden hemen rastgele, aramadan, taramadan bir ders alırız. Onu da layıkı ile yapabilsek ne mutlu! Halbuki dervişliğin birinci ve en başlıca gayesi; nefsi yenmek, emmarelikten, levvamelikten, mülhimeden kurtulup nefsi mutmainneye erişebilmeğe çalışmaktır. Bunun ilk çaresi, yemeği ve yemek öğününü azaltmak, Resûlullahın ve ashabının yolunu tutmaktır. O Peygamber-i ahir zaman her şey emrine amade iken yemez ve açlığını birazcık giderebilmek için mübarek karınlarına taş bağladıklarını bilmeyen yoktur zannederim. Kızı Fatıma’nın bir gün yaptığı ekmekten babasına da ikram için getirmiş olduğunu bunun üzerine Resûlullah’ın:- Kızım üç günden beri ağzıma bir şey koymadım dediğini de herhalde duymuşsunuzdur. Ashab-ı kiramın hali bile hepimize bir ders-i ibrettir. Hele o Ebu Hüreyrenin hali çok acib!

Buharide zikrolunan bir gazaya gönderilen bir kıt’a-i askeriyyenin yanlarına almış oldukları erzak yolda bitince ellerinde kalan tek bir hurmayı emmek sureti ile su içe içe gidecekleri yere kadar gitmeleri ve orada denizin attığı bir balığı yemekle iktifa ettikleri… Kitaplarımızda böyle yüzlerce canlı hadiseleri okuyup gördüğümüz halde hala nefislerimize o kadar düşkün oluşumuz bir değil, iki değil üç öğün yemek hem de nasıl; tatlısı, tuzlusu, yağlısı, ballısı üstüne de envaı çeşit meyve suları ve hazm ilaçları, tozları. Sonra gece yarılarına kadar sohbetler, cemaatı terk, gece namazları, teheccüdler kılmamak … Sabah namazları ise ya uyku ile veya darı darına kılınan namazdan ne hasıl olur. Bunlar hep yemeklerin verdiği gaflet eseridir.

Yemekler kuvvetli olunca insanda şehvet de kuvvetlenir, hakkından gelinmez hale gelir, o zaman pek çok günahlara girilmiş olacağında şübhe yoktur. Sonra insanın gözleri dünyaya dikilir, ya memuriyyet arar veya kazanç yollarına gider. Bunlar tabii fena bir şey değildir. Amma şehvet insanı burada bırakmaz gözü daima yükseklerde gezer ve bunun için çareler arar. Bunun için arkası kesilmeyen dedikodu, gıybetler, iftiralar hepsi hoş görünür. Ondan sonra da dervişlik kim bilir nerede kalmıştır?

Cenab-ı Hak yardımcımız olsun. Amin!

Mehmed Zahid Kotku – Hadislerle Nasihatler,cild.2,syf.303-313

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.