Allah’ın imtihan Etmesinin Anlamı

Bakara,124.“Bir zamanlar Rabb’i İbrâhim’i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrahim bunları yerine getirince Allah, ‘Ben seni insanlara önder ya­pacağım.’ dedi. İbrâhim, ‘neslimden de’ diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap verdi: ‘Benim ahdim zâlimleri kapsamaz.’

[Allah’ın imtihan Etmesinin Anlamı]

Bir zamanlar Rabb’i İbrahim’i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrâhim bunları yerine getirince. Şöyle denildi: Duyulur âlemde dene­yip imtihana tâbi tutmak, sınanan kimsede gizli kalıp sınayınca bilinmeyen husûsların mahiyetini öğrenmek ve böylece açıklığa kavuşmayan yönlerin bil gisine sahip olmak demektir. Duyu ötesinde ise bu durum söz konusu değildir, çünkü aziz ve celîl olan Allah her vuku bulanı ve sonsuza kadar zamanı gelince vuku bulacak olanları ezelden itibaren bilmektedir.

Allah’ın kulunu smava tâbi tutması birkaç şekilde yorumlanır. Birincisi, bir şeyi emretme veya ondan sakındırma konumunda bulunur. Bu İlâhî fiil emir-nehiy statüsünde tezahür ettiği için Allah Teâlâ’nın kulunu imtihanı diye nitelendirilir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın vuku bulacağı şekilde ezelde bildiği bir şeyin fiilen vuku bulması(1) ve ilminde ileride vuku bulacak diye yer alan bir husûsun gerçekte olması içindir.

Nitekim, “Andolsun ki içinizden cihâd eden­ler ile sabır gösterenleri bilmemiz ve haberlerinizi herkese duyurmamız için sizi imtihana tâbi tutacağız”(Muhammed,31) meâlindeki âyet bu husûsa işaret etmektedir; “içinizden cihâd edenleri bilmemiz için”, yani “cihâdı var olmuş bilmemiz için”, ezelde var olacak diye bildiği gibi. “Gizliyi de aşikâreyi de (gayb-şehâdet) bilendir”(bk. el-Enam 6/73; et-Tevbe 9/94,105.)meâlindeki beyanı da buna benzemektedir; gaybı bilmesi; meydana getirileceğini bilmesi, şehâdeti bilmesi de; var olmuş olarak bilmesidir. Buna göre biraz önce geçen âyetin mânası: “Tâ ki Allah’ın onlardan cihâd edecek diye bildiği kimse mücahid olarak fiilen vücut bulsun ve yine onlardan sabır gösteren kimse fiilen bulunsun.”

Şimdi, Cenâb-ı Hakk’ın İbrâhim’i (a s.) imtihan ettiği kelimeler (buy­ruklar) konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı âlimler sözü edilen keli­meler Enam sûresinde zikredilen husûslardır, demiştir: [§] “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü”, ayı doğarken gördü, güneşi doğarken gördü(2), nitekim kavmine karşı, “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”(En’am,83) buyurarak ortaya koyduğu deliller de bunlardı. Bir de şöyle denildi: Allah Teâlâ Hz. İbrâhim’i on şeyle sınava tâbi tutmuş, o da bunları ye­rine getirmişti; bunların beşi başı, beşi de bedeniyle ilgiliydi. Ne var ki bunda önemsenecek bir hikmet yoktur, bu tür mükellefiyetleri herkes yerine getirebi­lir.

Söz konusu sınavda asıl hikmet nakledildiğine göre onu, atıldığı ateşle sınamasıydı. İbrâhim sabır ve metanet gösterdi, öyle ki Cebrâil kendisine, “Benden yardım istiyor musun?” diye sorunca, “Senden mi, hayır!” cevabını vermişti.(3) Bundan başka Hz. İbrâhim aile fertlerini suyu, ekini ve ağacı bulunmayan bir vadide iskân etmekle, ardından küçük yaşta bulunmalarına rağmen onları bu vadide, susuz, yiyeceksiz ve gölgesiz bırakıp yanlarından ayrılmakla imtihana çekildi. Ayrıca Şama hicret etmek ve oğlunu kurban etmekle de sınava tâbi tutuldu. Hülâsa Hz. İbrâhim hiçbir peygamberin benzeri ile sınanmadığı şey­lerle imtihan edildi, hepsini sabır ve metanetle karşıladı. Kanaatimce derinlik ve enginlik sözünü ettiğim bu husûslarda bulunmaktadır.

Bu âyetin başlangıç kısmında farklı bir kırâate bağlı başka bir yorum var: Bir zamanlar Rabb’i İbrâhim’i bir takım buyruklarla imtihan etti. îbrâhim kelimesinin ötre, Rab kelimesinin de üstün okuması şeklinde. Bu durumda mâna -nihaî gerçeği bilen Allah’tır ya- şöyle olur: İbrâhim Rabb’inden bazı kelimeler(le) istedi, O da verdi. Bu (müfessir) Mukâtil’in yorumudur. Buna göre İbrâhim şöyle demiştir: Rabbim! Beni insanlara önder yap. Allah: Olur,’buyurdu. Şu mekânı emin bir yer yap! Allah: Olur, buyurdu. İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar dedi, Allah: Olur, buyurdu. Yine İbrahim, Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster, tövbelerimizi kabul et, şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merha­met dağıtan sen, yalnız sensin!.(Bakara,128) dedi, Allah: Olur, buyurdu. [§] Burayı emin bir şehir yap dedi, Allah: Olur, buyurdu; Halkından Allaha ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır.(Bakara,126) dedi, Allah: Olur, buyurdu. Ibrâhim bunları ve benzerlerini Rabb’inden talep etti, O da verdi.

Ben seni insanlara önder yapacağım. Kendisine uyulan bir Allahelçisi yapması anlamı taşıması mümkündür, çünkü farklı inançlara bağlı din men­supları onun dinî önderliğini ve nübüvvetini benimsemiştir. Bunun yanında âyetteki imam (önder) kavramının devlet başkanlığı ve hilâfet olarak düşül­mesi de muhtemeldir.

Ibrâhim, neslimden de diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap ver­di: Benim ahdim zâlimleri kapsamaz.

Eğer denilirse ki: İbrâhim aleyhisselâmın “neslimden de” niyazına karşı “benim ahdim zâlimleri kapsamaz” beyanı nasıl cevap teşkil etmiştir, halbuki, “İbrâhim hidâyet ve nübüvvet niyazının ardından geleceklere devamlı kala­cak bir miras olarak bıraktı”(Zuhruf,28) meâlindeki âyetten de anlaşılacağı üzere risâlet onun nesline aitti.

Buna şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki İbrâhim “neslimden de” demek suretiyle risâletin ebediyen neslinde devam etmesini talep etmiştir, hem de peygamberler arasında kesintilerin bulunmayacağı biçimde. Ancak Allah, nes­li içinde zâlimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını haber ver­miştir. Diğer bir ihtimale göre Hz. İbrahim’in talebi, Cenâb-ı Hakk’ın risâleti İsmâil nesline tahsis etmesiydi, bilindiği üzere Araplar İsmâil aleyhisselâmın çocuklarından gelmiştir. Allah Teâlâ da bu çocukların arasında zâlimlerin bu­lunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını bildirmiştir. Ahd, yukarıda de­ğindiğimiz üzere risâlet ve vahiydir. Hasan-ı Basrî, zâlimin âhirette ilâhı ahde nail olmayacağını söylemiştir. Yine bir ihtimale göre âyetteki “ve min zürriyetî” yani neslimden de ifadesi “ve zürriyetî”   yani neslimi de [ön­der yap] demektir. Bunun üzerine Allah neslinin içinde bu makama elveriş­li olmayanların bulunduğunu haber vermiştir.(4)

Bir başka ihtimal ise imam kelimesiyle; nübüvvetin değil devlet başkanlığının kastedilmiş olmasıdır, [§] başkanlık her zümre içinde bulunmakla birlikte nübüvvet Hz. îbrâhim’in nes­line özgüydü. Tartışılan meselede öne sürülebilecek bir ihtimal de İbrâhim’in kendi neslinin içinden bir seçim yapmasıydı(5); onlardan bazılarının nübüv­vete elverişli olmadığının İlâhî ilimle bilinmesi sebebiyle, bu durumda onun nübüvveti değil de imâmeti kastetmiş bulunması muhtemel görünmemekte­dir. Aslında Hz. İbrâhim “şu kişi” demek suretiyle belli bir şahıs belirlemesi de yapmış olabilir. Eğer yapmışsa kendisine şöyle denilmiştir: O senin neslinden- dir, fakat yukarıda söylendiği gibi İlâhî ahid onu kapsamaz. Bundan dolayıdır ki İbrâhim devam eden dualarında neslinden küfre saplananları istisnâ ederek duasına sadece iman edenleri dâhil etmiştir(6).

İmam Maturidi – Te’vîlâtü’l-Kur’an Tercümesi,cild:1 Ensar Yayınları,syf:256-259

Dipnotlar:

(1)-Alâeddin es-Semerkandî şöyle demektedir: “Allah Teâlâ ezelde bu kişiden itaatin, şun­dan da isyan vuku bulacağını bilmiştir. İşte bu İlâhî ilmin doğrultusunda onu emretmiş veya yasaklamıştır, tâ ki aynı şeyi bu kez vuku bulmuş olarak bilsin, böylece sözü edi­len itaat veya isyan oluşmadan önce nasıl biliniyor idiyse emir ve nehiyden sonra aynı şekilde bilinmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ’nın ilmi var olmuşa da henüz var olmamışa da (mevcut-madûm) taalluk eder, arada hiçbir fark olmaksızın. Bir şey eğer madum ise Allah onu ma’dûm olarak bilir, mevcut ise mevcut olarak bilir” (Semerkandî, Şerhu’t-Te’vîlât,vr.42a)

(2)-“Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü ve ‘Rabb’im budur’ dedi. Yıldız batınca, ‘Batıp kaybolanları sevmem’ dedi. Ayı doğarken görünce, ‘İşte Rabbim bu!’ dedi. O da batınca, ‘Doğrusu Rabbim bana rehberlik etmezse mutlaka yolunu şaşırmış topluluklardan olu­rum’ dedi. Nihayet doğuşu sırasında güneşi görünce, ‘Artık Rabbim bu olmalıdır, çünkü bu hepsinden büyüktür’ dedi. Fakat o da batınca, ‘Ey kavmim! Benim sizin tanrı diye Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden artık hiçbir ilgim yoktur’ dedi” (el-Enam 6/76-78).

(3)-Kurtubî Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “İbrâhim’i ateşe atmak için bağladıkları zaman şu niyazda bulunmuştur: ‘Senden başka tanrı yoktur. Âlemlerin Rabb’i olan seni yüceltirim. Övgüler sana, mülk şenindir. Şerikin yoktur.’” Resûlullah sözlerine şöyle devam etti: “Sonra onu mancınıkla geniş bir alandan fırlattılar. Cebrâil karşısına çı­kıp, ‘İbrâhim! Herhangi bir talebin var mı?’ diye sordu. ‘Senden mi, hayır!” diye cevap verdi. Cebrâil, ‘Rabb’inden iste!” dedi. ‘O’nun halimi bilmesi istememe ihtiyaç bırakmaz’ cevabını verdi” (Kurtubî, el-Câmi\ XI, 303; Beğavî, Me’âlimu’t-tenzîl, 11, 250).

(4)- Mâtürîdî (Allah rahmet eylesin) şunu belirtmek istiyor: Hz. îbrâhim’in, “Neslimden de önderler yap” niyazında bulunmasına mukabil Cenâb-ı Hakk’ın ahdinin ve vaadinin zâlimleri kapsamayacağını buyurması ilk bakışta neslinden hiçbir kimsenin önder ola­mayacağı anlamına alınabilir. Müellif sıraladığı ihtimallerle bu yanlış anlamayı bertaraf etmeye çalışıyor (bk. Semerkandî, Şerhu’t-Tevîlât, vr. 42b).

(5)- “İbrâhim’in talebi, imâmetin, vefatından sonra İsmâil neslinden gelenlere özgü olması şek­linde düşünülebilir (Semerkandî, Şerhu’t-Te’vîlât, vr. 43a).

(6)- Bu dua bundan sonraki ikinci âyette yer alacaktır.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*