Allah’ın Eylemlerinin Nedenselliği

Allah’ın eylemleri ve hükümlerinde neden aranılıp aranılmayacağı (muallel) konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Mu’tezile âlimleri ile fıkıhçıların çoğunluğuna göre, Allah’ın eylem ve hükümleri, kulun yararı doğrultusunda bir nedenliğe sahiptir. Ötekiler ise bu yaklaşımdan kaçınmışlar ve kendilerini şu delillerle savunmuşlardır:

Birincisi: Kâdir ve Hâkim olan bir amaç doğrultusunda bir eylem gerçekleştirdiğinde, eğer söz konusu amaç meydana gelmezse, ondan bu fiilin oluşmaması daha iyi olduğu için, fiil mümkün olmaz. Eğer bu daha iyi gerçekleşirse, ancak onunla tamamlandığı için, zâtı itibarıyla eksik olmuş olur.

Eğer, “Daha iyi olması kul açısındandır” dersen, cevaben deriz ki: En iyisi (evlâ) olması, kul açısından olduğu gibi eylemi yapan açısından da söz konusu olduğu için, burada bir paylaşım vardır. O fiilin kul için iyi olması, aynı zamanda fail için de iyidir anlamına gelmektedir. Eğer bu olmazsa, anlamsızlık gerekir. Eğer olursa, bu durumda da zâtın onunla tamamlanmış olması icap eder.

Bunun yanıtı şudur: Kulun yararına olması, onu yaratanın da yararına olması anlamına gelmez. Bu durumda “O eylemi yapmaz” sözü ise, tarafımızca kabul edilemez. Zira fail ancak herhangi bir şekilde daha iyi olmadığında yapmayabilir. Bu ise kulun yararına nispetle daha iyi olabilir.

İkincisi: Allah’ın eylemi bir amaç doğrultusunda gerçekleşecek olursa, bu amaç eğer kadim olursa, bu durumda onun eyleminin de kadim olması gerekir. Eğer o amaç hâdis olursa, o zaman da bu amaç için bir başka amaç gerekir. Böylece zincirleme devam eder.

Bu görüş tartışılabilir. Zira bu amacın var edilmesi bir başkası için değil, bu amacın kendisi içindir. Bu nedenle de herhangi bir zincirleme (teselsül) gerekmez.

Üçüncüsü: Amaç ya zevke ulaşmak içindir ya da acıyı uzaklaştırmak içindir. Allah Teâlâ başlangıçta her ikisini de gerçekleştirmeye kadirdir. Bu nedenle hükmü aracı (nedenlik) kılmak anlamsızdır.

Bunu şöyle yanıtlarız: Aracılık (ta’lîl) neden bir başka hikmeti içermiş olmasın? Böylece söz, bu hikmetin ancak onunla gerçekleşeceği düşüncesinin cevazı ekseninde dönmez. Eğer aracılık (nedenlik) bir başka hikmeti içerirse, bu durumda söz, Allah hikmeti bu aracı olmaksızın yaratır. Bu durumda aracılık anlamsız olur. Bunun cevabı şudur: Söz konusu hikmetin ancak bu nedenlik ile oluşması mümkündür. Nitekim zekât vermenin hikmeti, fakirlerin gereksinimlerini gidermek içindir. Başlangıçta zekâtın kabulü için bir aracıya gereksinim yoktur. Ancak burada, Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak düşüncesinin kaynağı olan din vardır. Zira zekâtın dışında bir başka şeyle bu gerçekleştirilemez. Nedenliği onaylayanlar görüşlerini şu şekillerle kanıtlamaya çalışmışlardır:

Birincisi: Çirkinin çirkinliği kendisine aittir. Allah Teâlâ’nın başka şeylere muhtaç olması düşünülemez. O, bütün varlıkları bilir ve onlara gereksinim duymaz. Buna göre Allah çirkinin çirkinliğini bilir ve ondan müstağnidir. O’ndan çirkin eylem vuku bulmaz. Zira çirkinlik, fiile yönelik olmaz. Eğer ihtiyacın gereksinimi onunla çakışmazsa, fiil gerçekleşmez. Bu durumda da çirkin olmayan eyleme dökülür.

İkincisi: Eğer hiçbir şekilde bir amaç doğrultusunda eylem gerçekleşmezse, bu durumda Allah’ın anlamsız işler yapması icap eder. Oysaki bu O’nun hakkında imkânsızdır.

Üçüncüsü: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez Zariyat 51/56), “Onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve Hanifler’ olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emr olunmuştu” (el-Beyyine 98/ 5) gibi ayetler bulunmaktadır.

Bu konuda doğru olan şudur: Allah Teâlâ Alim, Kâdir ve Hakîmdir. Bir eylemi gerçekleştirmek veya yapmamak yetkisine sahiptir. 0 iki taraftan en iyisini yapar, en uygununu seçer. Zorunlu olmayarak ve ihtiyaç duymayarak ilkini terk ederse, O Kâdir için bu bir noksanlıktır. Bu ise Allah hakkında olanaksızdır. Bu önceliklilik Allah’a nispetle değil, işin özüne veya kula yöneliktir. Bu şekildeki bir fıil, erdemliliğe aykın değildir aksine, bu kemalin tam kendisi olup, karşıtı ise eksikliğin ve saçmalığın ta kendisidir. Peygamberlerin gönderilmesi, insanların hidayete ermesi, Allah’ın onlara bir kanıtı, mu’cizelerin gösterilmesi ise peygamberlerin onaylanması amaçlıdır. Nedenlenmenin (ta’lîl) kabul edilmemesi, peygamberliği ve onun delillerini inkâr etmektir.

Teklif Mâlâ Yutâk (Güç Yetirilemeyenden Sorumlu Tutulmak)

Mu’tezile âlimleri ve Gazzâlî’ye (6.505/1111) göre kulun güç yetiremeyeceği bir işle sorumlu tutulması imkânsızdır. Bu konuda Eş’arî (ö. 324/ 936) ve mensupları farklı düşünmüşlerdir. Eş’arî bu konuda kudretin fiille birlikte olduğu tezinden hareket etmiştir. Zira bu durumda teklifin, sorumlu tutulana göre olmaması gerekir ya da sonucu elde etmeye yönelik olmaması lazımdır: Ona göre kulların eylemleri Allah’ın gücüyle gerçekleşir. Bu nedenle kulun kudretinin bir etkisi yoktur.

Doğrusu ilk görüştür. Bu ise iki şekilde açıklanabilir:

Birincisi: Kulun gerçekleştiremeyeceği bir işle sorumlu tutulması, anlamsızdır. Allah ise anlamsızlıktan uzaktır.

İkincisi: “Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez” (el-Bakara 2/ 286) ve “O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir” (el-Hacc 22/78) ayetleri bulunmaktadır. Sorumluluk üzerindeki bir harec/ zorluk, güç yetirilemeyecek bir niteliktedir.

Karşı taraf kendi görüşlerini birkaç delille kanıtlamaya çalışmıştır.

Birincisi: Allah Teâlâ kâfire, iman etmeyeceğini bildiği halde imanı teklif etmiştir. Buna göre ondan iman beklentisi imkânsızdır. Allah’ın bilgisinin dışında bir sonuç ise, Allah’a bilgisizliği nispet anlamına gelir.

Buna verilecek yanıt şudur: Bilgi, bilinen doğrultusunda oluşur (ilim, maluma tabidir). Buna göre bir zorlama söz konusu olamaz.

İkincisi: Allah Teâlâ, “Şüphesiz, kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir / aynıdır; onlar inanmazlar” (el-Bakara 2/6) ayeti doğrultusunda inkarcıların imana gelmeyeceklerini bildirmiştir. Ayetteki “inanmazlar” ifadesi zorunludur: Zira Allah hakkında yalan düşünülemez.

Buna şöyle cevap veririz: Haber, haber verilene bağlıdır. Zira haber, bir olay gerçekleştiğinde mümkün olur. İşin aslında olan ne ise, haber de ona göre oluşur. Böylece doğru haber gerçekleşir. Haber, haber konusuna göre şekillenirse, bu durumda haberin haber verilen üzerinde bir etkisi söz konusu olamaz.

Üçüncüsü: Sorumluluk ya eylemden öncedir veya onunla birliktedir. Hangisi olursa olsun, kaldıramayacağı bir yük vardır. Zira fiilden önce güç yoktur. Eylem hali, güç yetirileni değil, fıili zorunlu kılar.

Bunun cevabı, cebir ve kader sayfasında geçti. Buna göre kudret, eylemden öncedir.

Dördüncüsü: Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen fiiller, kul tarafından takdir edilmiş olamaz.

Bu yaklaşımın yanıtı şöyledir: Cebir ve kader sayfasında açıklandığı gibi, kulun eylemlerinde bir katkısı bulunmaktadır. Yine bu iki delil tüm sorumlulukların muhal bir teklif olmasını gerektirmektedir. Bu ise oy birliği ile gerçek dışıdır.

Beşincisi: Allah Teâlâ, Ebü Cehil’i, bildirdiklerinin tümünde Allah resulünü tasdik etmekle sorumlu tuttu. Ancak o, sorumlu olduğu hiçbir şeyde onu onaylamadı. Bu ilahi veri doğrultusunda Ebü Cehil, Hz. Peygamberin kendisine sunduğu sorumlulukları onaylamamakla, tasdik etmeyeceği bilgisinde doğru çıktı. Eğer Ebü Cehil, onu tasdik etmiş olsaydı, söz konusu ayetin doğru çıkmaması gerekirdi. Zira bu ilahi bir haberdir. Bu haberi doğru çıkarmak, peygamberi doğru çıkarmamak olurdu. Böylece de imkânsız olurdu.

Bu değerlendirmenin cevabı şöyledir: “Eğer bu haberi doğrulamış olsaydı, Hz. Peygamberi tasdik etmemesi gerekir “’ şeklindeki bir hükmü onaylamıyoruz. Bu ancak bir şeyi tasdik etmek, onun gerçekleşmesini zorunlu kıldığında gerekli olur.

Şemseddin Semerkandî – es-Sahâifü’l İlâhiyye,syf.258-261

Hazırlayan/Çevirmen: Ramazan Biçer
Turkiye Bilimler Akademisi

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir