Allahın Birliği

Bizim nazarımızda vücud birliği genel olarak olumsuz değil, belki keşif yoluyla olumludur. Fakat “Allah’tan başka mevcud yoktur.” demekle “Her mevcud Allah’tır.” demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi sırf tevhid olabilir, fakat ikincisi sırf şirktir. “Allah’tan başka mevcud yoktur.” dendiği zaman, Allah’tan başkasına isnad edilen varlığın gerçek olmayıp hayalde ve vehme bağlı, şuura akseden bir gölge işi olduğu ve gerçek varlığın ancak Allah’a mahsus bulunduğu ikrar edilmiş; âlemin zatı ile ve zatı için gerçek varlığı yok sayılmış olur ki bu vahdet-i vücuddur. Çünkü keşif yoluyla sabit olduğu üzere biz âlem adına ne biliyorsak hepsi, hissettiklerimizden, hayâlimizden, zihnimizdeki şekillerden ve ruhî izlenimlerimizden ibarettir.
 
Bunları hakikat tasavvur etmemiz ve izafi olarak hak diyebilmemiz, zatında mükemmel ve tek olan Hak kavramının ezelî ve ebedî gerçekleşmesini tasdik sayesinde mümkün olabilir. Bunu Fâtiha’da açıklamıştık.
 
Bu bakımdan vahdet-i vücud, varlık tevhidi; âlemdeki benzer şeylerin gölge ve hayal olduğunu görmek ve onları silip arkasındaki açık gerçeğin varlığına iman etmekle mümkün olur.
 
Nitekim “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” dediğimiz zaman da birtakım putların, birçok kimseler tarafından mabud edinildiğini inkar etmiş olmuyoruz da bunların hak olmadıklarını ilan ve ancak bir Allah’ı ispat ve kabul etmiş oluyoruz. Fakat “Her mevcud Allah’tır.” dendiği zaman varlıkta gerçek bir çokluk, kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş oluyor ki, bunda tevhid yoktur. Tersine Allah’ı çoğaltma ve ona ortak koşma vardır. Bu bir vahdet-i vücud değil, varlığın birleştirilmesi veya hulûl teorisidir. Yahut da Allah’ı inkar etmek suretiyle yalnız âlemi ispattır, “Bir”e “her” demektir.
 
Ortağı ve benzeri olmayan Allah’a sonsuz ortaklar isnad etmek, hayalî varlıkları, gerçek varlık saymaktır. Buna daha çok “panteizm” yani “birleşmiş ilâhcılık” denir ki, bu teoride Allah ve varlık gerçekten her şeyle birleşmiştir veya her şeyin içine girmiştir. Haşâ Ali ilâh, Veli ilâh, Firavun ilâh, Nemrud ilâh ilâh… her şey ilâhtır. Bunda âlemin isbatı, onu yapanın yokluğu vardır.
 
İşte birtakım cahiller veya inkarcılar, Allah’ın hikmeti adıyla imkansız olan bu birleşmeyi veya hulûl ya da ta’tıl (ateizm, ilâhsızlık) teorisini vahdet-i vücud ve sırf tevhid diye ele alarak “O’ndan başka ilâh yoktur.” demek “O’ndan başka mevcud yoktur.” demek olduğunda ısrar ederler. Bunu da: “Her mevcud O’dur.” mânâsıyla açıklarlar. Hatta külli mecmuî ile külli ifradîyi birbirinden ayırmayarak “Hepsi O’dur.” derler. Her şeyden ötede Allah’ı görecek yerde, her şeyde ve hatta her şeyi Allah görmek isterler. “İlk ve son olan, açık ve gizli olan O’dur.” (Hadid, 57/3) âyetinin açıkladığı birleşme mertebesini ayrılma mertebesinde ayrı ayrı söylerler ve böylece kendilerini Allah görmek ve göstermek için kâmil insanları, bizzat Allah gösterirler. Artık erenler, veliler, bir ilâhlar topluluğu manzarasında hayal edilir, oysa bu görüşün esasına göre şeytanların velilerden, kâfirlerin müminlerden farkı kalmaması gerekir. Çünkü her varlık O sayılır. İşte: “İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eşler tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar.” âyet-i kerimesi özellikle bunları da red ve iptal içindir.
 
Zaten İsa’ya “Allah” veya “Allah’ın oğlu” denmesi de Mısır’dan, Hind’den, Yunan’dan, Roma’dan gelen bu birleşme teorisinin bir koludur. Bu aşırılıktan ve meseleyi karıştırmaktan kaçınmak için son zamanlarda İslâm dünyasında Hanbelîler içinden Vahhabî mezhebi ortaya çıkmıştır. Bu mezheb Allah’tan başka her kim olursa olsun ona hürmet göstermenin ve muhabbet beslemenin şirk olduğunu ilan etmiştir. Buna dayanarak kabirlere hürmet etmeyi bile şirk kabul etmiştir.
 
Bu hürmet ve muhabbet “Onları, Allah’ı sever gibi severler” mânasına uygun olacak derecede olursa, bizim de buna şirk gözüyle baktığımızda şüphe yoktur. Ancak bundan genel olarak hürmet ve muhabbetin inkârı mânâsını çıkarmak ve müminlerin kalbinden peygamberlerin ve salih kulların sevgisini söküp almaya çalışmak da bir aşırılık ve Allah sevgisiyle uyum sağlaması mümkün olmayan tehlikeli bir iştir. Bunun böyle olduğunda da şüphe etmeyiz.
 
Sünnete uygun bir şekilde kabir ziyaret etmek, ölülere Allah rızası için hürmet etmek, ölülerin gerçek olan eserlerinden, fikirlerinden istifade etmek, ruhlarını hayır ile anarak memnun etmek, onlar için Allah’a dua etmek ve bu dua ile feyiz kazanmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek değil, Allah için Allah’ın kullarını ve yaratıklarını sevmek olduğu açıktır.
 
Özellikle kabir ziyareti, ölümü hatırlamaktır. “Lezzetlerin, tatların yıkıcısı olan ölümü çokça anın.” hadis-i şerifi gereğince ölümü hatırlamak meşru olup, emredildiği gibi kabir sahibinin faniliğini de görerek tasdik etmek demektir.
 
Kabir ziyaretini, Allah ziyaretine benzetmekte Allah için haşâ kabir düşünülmesini caiz görmek gibi bir küfür şüphesi vardır.
 
Bir de “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin kapsamı, ölü ile diriyi ayırmamış ve belki de ölülerden çok dirilere işaret etmiştir. Bundan dolayı ölülere ve kabirlere hürmet ve muhabbeti kayıtsız, şartsız kesmek isteyenlerin, daha önce bütün dirilerle ilgilerini kesmeleri, meşru veya gayr-i meşru hiçbir yöneticiye hürmet etmemeleri gerekecektir. O halde İslâm büyüklerinin kabirlerini yıkan ve ziyaretlerini engelleyen Vahhabîlerin, hayatta olan yöneticilerine de asla muhabbet ve hürmet göstermemeleri, ziyaret ve saygıda bulunmamaları gerekir.
 
Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların, Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler, bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası, bu tarz muhabbet beslemektedir. Allah’ın birliğine karşı böyle yapan birtakım insanlar vardır. Bunlar, başkanlarını, kendilerine uydukları kimseleri Allah için değil, Allah gibi severler. : Halbuki mümin olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları eş ve benzerlere ve hatta varsa Allah’a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü müminler, ancak Allah’a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar.
 
Bundan dolayı müminin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
 
Kâfir ve müşrik ise bazan Rabbinden yüz çevirir, müşrikler tutarlar bir puta taparlar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu bırakır, buna taparlar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman mabudlarını yerler. Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve mabudlarını değiştirir giderler.
 
Bunun için onların müminler gibi devamlı bir sevgileri olamaz. Müminler, tek Allah’a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah’da toplanır. Allah’ın yaratıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızası için severler.
 
Kâfirler ve müşrikler ise bir mabudun veya bir putun karşılığında diğer mabudları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
 
Bunun için mümin bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar ne kadar mutludurlar! Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkiyle tek Allah’a inanan bir mümin olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar.
 
Böylece Allah’a eşler edinmek suretiyle zulmetmiş, haksızlık yapmış olanlar, yani Allah’a karşı başkalarını eş ve ortak tutmak; onları, Allah’ı sever gibi sevmek ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek özellikle Allah Teâlâ’nın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve mabudluğuna başkalarını da ortak etmek en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.” (Lukmân, 31/13) ve bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kainat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına tecavüz etmek cüretinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın kullarına, aciz yaratıklarına neler yapmak istemezler? Bundan dolayıdır ki, dilimizde “Kork, Allah’tan korkmayandan.” diye bir ata sözü vardır. Elbette böyle yapan zalimler, birgün gelecek, Allah’ın azabını göreceklerdir. Bu zâlimler, işte o azabı gerçekten görecekleri vakit, Ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsi, Allah’ın olduğunu, ve Allah’ın azabının ne kadar şiddetli bulunduğunu bir görecek olsalar!…
 
Elmalılı M.Hamdi Yazır – Hak Dini Kur’an Dili,Azim,cild:1syf.475-478

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*