Allah Bir Kulu Için Hayır Murad Ederse

1- Kanaat sahibi kılar

ى ِ ف ِ ه ي ْ ن َ ُ هاَقُت َو ِه ِ س ي ْ َ ْ ف َ ن ىِف ُهاَنِغ َ ع َنْيَب ُهَرْقَف َ ل ل ع َ َ َ ع َ ج اًرْيَخ ٍدْبَعِب ُ َّللا َداَرَا اَذِا ج اًّرَش ٍدْبَعِب َُّ ل لا َداَرَا اَذِاَ ﴿ىمليدلاو ميكحلا﴾ و ِهِبْلَق

“Cenab-ı Hak bir kulundan hayır murad ederse onun zenginliğini nefsinde kılar, korkusunu da kalbinde kılar. Bilakis, kendisinde şer bulunan kulunun da fakrini iki gözü arasına kor” ki maazallah su-i hatime alametidir.

Kanaat sahibi olan insan ki onunla hayır murad olunmuştur.Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir ve bilir ki Hakk’ın takdir ettiği kısmet kendisini bulacaktır. Rızık talebinde ömrünü zayi etmez. İbadet taatını vakti vaktinde ifa edip Hakk’ın rızasını kazanmağa çalışır. Okumağa bol bol vakit bulur, zikrini rahat yapar, her işinde huzur bulur, her nereye baksa Hakk’ın tecellilerini görür ve Allah’tan da öyle korkar ki kılı kırk yararcasına. Cenab-ı Hakk da onun kalbine yakin nurunu ilka eder de hicaplar, perdeler kalkar ve bu suretle takvası tahakkuk eder. Bundan sonrada artık Allah’ın gadabını mucip olacak her şeyden son derece sakınır ve kaçar. Hudud-i İlahiyyeye son derece riayetkardır, bütün haklara hürmeti sonsuzdur, havf, haşyet kemaline ulaşmıştır.

Ne mutlu böyle kimselere. Allah esirgesin şer murad olunanların da fakirlik gözlerinin önündedir, son derece korkarlar, kendilerini hırs kaplamıştır ne rahat uyku uyuyabilirler ne de rahat bir yemek yiyebilirler, sabahın karanlığında işine gider, gece yarılarına kadar çalışır biraz para biriktireyim de şöyle rahat yaşayayım derken ibadet taattan da mahrum bir halde ecel gelip yakasına yapışınca aklı başına acaba gelir mi?

2- Duygularını uyanık kılar

ِ هيِف َلَعَجَو ِهِبْلَق َ ل ْ ف ُ ق ُهَل َحَتَف اًرْيَخ ٍدْبَعِب َُّ ل لا َداَرَا اَذِا هيف كلس امل ايعاو ءاعو هبلق لعجو قدصلاو نيقيلا ةميقتسم هتقيلخو اقداص هناسلو اميلس هبلق لعجو رذ ىبا نع﴿ ةريصب هنيعو ةعيمس هنذا لعجو﴾

“Allah bir kulundan hayır murad ederse onun kalbinin hicabını giderir ve o kalbe yakin ve sıdk kor ve kalbini, içine konanları hıfz eder bir kab gibi kılar ve kalbini selim kılar, lisanını da sadık, tabiatını da müstakim kılar ve kulağını işitici, gözünü de görücü kılar.”

Cenabı Hakk’ın hayır murad ettiği kulunun kalbini açması, onun kalbindeki zulümatı, hicabları giderip feyz-i Rabbaniyyeyi almağa kabiliyyetli kılmasıdır. Feyz-i Rabbani her zaman ve her an mevcuttur fakat, kalblerdeki zulümatlar, Hak tarafından gönderilen bu nur ve feyizleri almağa kabiliyyetli olmadığından kayaların üzerinden kayıp giden yağmur gibi bu nur ve feyizler de o zatın üzerinden kayıp gider.”Gözün bir nuru vardır ki, göz ancak o nur sayesinde görür;Maazallah gözde ufak da olsa bir arıza olunca nasıl görmekten mahrum kalıyorsa gönül de dünyanın binbir çeşit, yedi başlı ejderha gibi bir nefis, şehvet, şöhret, kibir, haset gadap, kin, ucüp gibi sayısız dertleri ve arızaları vardır ki gönüle gelen feyz-i İlahiyyeye mani olur ki;gönül de, kör göz gibi işe yaramaz olur.

İmdi Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve ihsanı erişipde gönüle feyz-i İlahiyyenin girmesine mani olan bu hicapları giderecek kapılar açar, ilim-ihsan eder, hatalarını görür olur ve onları ıslaha çalışır. İşte o zaman rahmet-i İlahiyye nazil olup nurlar parlar, gönüllerde inşirah hasıl olur ve kalblerde melekler alemi ve bir çok esrar keşf olur. Artık daimi surette hakiki ilimler görür ve okur gibi olur.

Tasdikinde daim ve sadık olup hayırlı amelleri hiçbir suretle terk edemez, sonra da kalbi gayet sağlam bir kab gibi içine gelenleri ve işittiklerini bir daha unutmaz olur, sağlam, kavi bir hafız gibi. Ondan sonra dinlediklerini aynen bir teyb gibi hiç eksiksiz zabt eder ve içine de işler, zabt ettikleriyle de amel eder, amel ettikçe de nuru artar, keşfi artar, zevki artar, aşkı da artar. Artık dünyaya iltifat etmez bütün işi Allah’la olur:

“Dönmek ister gönlüm cümle sivadan,

Dönelim aşıklar Mevla derdiyle.

Geçmek ister gönlüm mülk-ü fenadan,

Geçelim aşıklar Mevla derdiyle.

Derde düşen aşık nitsün cihanı,

Derd ehlinin daim yanmakta canı.”

ilahisini terennüm etmekten kendilerini alamazlar. Ve badehu gönülleri her türlü afattan salim olurlar. Malumdur ki afetler ve pislikler iki kısımdır. Birisi zahiridir, doktorlar ve ilaçlar vasıtası ile biiznillah tedavisi mümkün. Bir de çamaşır değiştirdiniz mi tertemiz olursunuz. Fakat o yedi başlı ejderhadan daha beter olan nefsi ne yapalım ki bir türlü yola gelmez. Hakkı kabul etmez, iman, inanç yok; ibadet, taat bilmez. Bütün gözü şehvetinde, şöhretinde, kin, gazab.

Şimdi bir de masonluk ve komünistlik çıktı. Aman ya Rab! Sen bizim imdadımıza yetiş, maddi pisliklerden kurtulmak kolay, fakat manevi pisliklerden madud ahlakı zemimeler. Ah, “can çıkmayınca huy çıkmaz” dedikleri ne kadar doğru. İnsan bir kere yalana, hileye, harama, çalgıya, hanende ve sazendeliğe alıştı mı artık onu oradan koparmak deveye hendek atlatmaktan daha zor.

Bu gibi alışkanlıklara düşmemek için ana ve babanın, dostların büyük rolleri vardır. Hele hoca efendilerin sohbetlerine devam eden bahtiyarlar tedrici bir surette iyiliğe ve güzelliğe doğru giderler. Onun içindir ki (Eddinü ennasiha) buyurulmuştur, hem de üç defa:Din nasihattır yani din nasihatla kaimdir buyurulmuştur. Hakikat öyle değil mi? Nasihat dinlemeyen zavallıların bir haline bakınız, insan olduğuna utanır.

Her fenalık onların başlarından çıkar. İnsanda zerre kadar insanlık olsa, birazcık şuuru olsa bu fenalıkları yapmağa imkan bulamaz. Bir insana dünyayı bağışlasalar; şu adamı öldür dünyayı sana vereceğiz deseler bile, insan, insan olarak bu cinayeti irtikab edemez. Nerede kaldı insanlık. Canavarlar gibi birbirlerini yemek hiç insana yakışır mı? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak hayır murad ettiği kullarının kalblerini de salim kılar. Ahlak-ı zemimelerden hiçbirisi bulunmaz, ne kibir ne haset ne gadab ne de şehvet ve şöhret.

Bunların yerlerini tevazulu, hakkına razı, kimsede gözü yok, yumuşak tabiatlı, herkese karşı hürmetkar, saygılı, merhametli, ikram ve ihsanı bol, ana-babaya, hacısına, hocasına, büyüklerine, komşularına karşı daima şefik, rauf, rahim aynı zamanda edebli, terbiyeli, kimseyi incitmek istemeyen huylar alır. Bu huylarla bezenen insanın kalbine Allah selametler verir. Ne mutlu o bahtiyar kimselere. Sonra kalbinin selametliği ile beraber dili de çok doğru, sözünde sadık, ahdine vefakar. Zira lisanın doğruluğu ihsan-ı İlahiyyenin en büyüklerindendir. Ve bu lisan doğruluğu ile kulun hali düzelir, iki cihanda da aziz olur.

Bu hususta “Tasavvufi Ahlak” kitabında oldukça geniş malümat vardır. İmam Gazali’nin (İhyasında) da lisan hakkında daha çok malumat bulursunuz. Zaten bu zatlar yaradılış itibarı ile de hılkatları müstakim olarak yaratılmış olduklarından bu güzel huylar (doğruluk, sadakat, ahde vefa, kalbin temizliği, ahlakının güzelliği) tabiatı ile kendiliğinden hasıl olur. İfrat ve tefritten ari, istikamet-i kamile üzerinedir.

Bunun için kulakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i Nebeviyyeyi dinlemeğe adeta aşıktır. Zira hedefi Hakk’ın rızasını kazanmak ve sevgili birkulu olabilmektir. Onun için kendisine fayda verecek ahiret kelamlarını dinlemeyi pek sever, gözleri de Cenab-ı Hakk’ın yarattığı sanayi-i bediayı temaşa ile tefekküre dalar. O denizlerden, inci çıkaran kişiler gibi, bu da, Hakk’ın deryasından hikmetler çıkarır. Hak incileri çıkarır, sayısız nimetlere mazhar olur.

Demek ki hayırlı insan, şol insandır ki:kalbi kendisine gelecek olan nurlara, eltaf-i İlahiyyeye, tecelliyat-ı sübhaniyyeye mani olan hicabları, perdeleri, zulmetleri ref’eder, kaldırır. Perde açılınca Hakk’ı ve hakikatı görür de artık Allahu Teâlâ Hazretleriııin yolundan katiyyen ayrılmaz ve yakın ve sıdka yani Hakk’a yakınlığı ve sadakatı hasıl olur.

Artık kimse onu Hak’tan ve hak yolundan şaşırtamaz, la ilahe illallah demekten dönmez. La ilahe illallah kelime-i şehadetini söylemek kolay, lakin Allahu Teâlânın emirlerine itaat edip yasaklarından kaçmak ve Allah’tan başka ilah tanımamak, bunlara tapmadığı gibi nefsinin hevasına, paralara da tapmaz. Yani haram yerden mal, para kazanmak istemez. Açlıktan öleceğini bilse dahi yine harama tenezzül etmez. Nefsinin arzularını daima şeriatın kantarına vurur.

Kitap ve sünnete muhalif olan hiçbir şey’i işlemez, işlese nefsine tapmış olur. Kitab-ı İlahiyyeye uymayan ve sünnet-i seniyyeye yakışmayan her şey ‘i işlemek nefsine uymaktır. Hakk’ı bırakıp nefse uymak, nefse tapmaktır. İşte la ilahe illallah diyen nefse ve paralara tapamaz, yalnız bu alemleri ve içindeki her şeyi en güzel bir şekilde yaratan Allahu Teâlâ’yı bir tanır ve O’ndan başkasını tanımaz. İbadeti yalnız Allahu Teâlâya yapar.

Bakınız: Allahu Teâlâ Hazretleri sevdiği kullarının evvela gönüllerini açar, gözlerini değil.Çünkü, göz ancak sağlam olursa bile önünü ve gözün görebildiklerini görür. Halbuki göz, hududunun dışında olan varlıkları gerek ufak, gerek büyük bunları görmekten mahrumdur. Fakat gönül gözleri yalnız dünyayı değil, semayatı, melekler alemini, gayb alemini, aklı ile, ilmi ile olduğu yerden seyreder, görür ve kendisine bir de yakin hasıl olur ki,tarifi de mümkün değildir.

Ve bu tayini hoca rahmetullahi aleyh şöyle tarif ederdi: Yakin üç kısımdır. Birisine ilme’l-yakin derler, iki kere ikinin dört ettiğine ilmen yakın hasıl olduğu gibi. Mesela bize baklavayı birisi tarif etse, işte şöyle olur, böyle olur, sonra üzerine tad dökülür, fırında kızarır, kesilir, tepsilerde gördüğünüz gibi.

Bununla size, ilme’l-yakin, baklavanın nasılolduğu ilmi hasıl olur. Şimdi bir de aynel yakin vardır ki, baklavacı dükkanının önünden geçerken hocamız bize bir şey gösterir. Hani ben size bir baklava tarif etmiştim, anlatmıştım, işte bakın şu tepsinin içinde gördüğünüz baklavadır der biz de bu sefer görerek baklavayı öğrenmiş oluruz ki buna da aynelyakin derler. Bir de üçüncü vardır ki ona da hakkal yakin derler, o da o gördüğünüz baklavayı dükkana girip: “Bize bir okka veya yarım kilo baklava veriniz” dersiniz o da baklavayı tabağa koyup önünüze getirir, siz de kemal-i afiyetle yersiniz ve baklavanın tadını, lezzetini ve nasıl olduğunu anlarsınız buna da hakkalyakin derler.

İşte bu yakinlerden ilki olan yakin ki ilmel yakindir” ilimle hasıl olur, iki kere ikinin dört ettiğini bildiği ve bunda şek ve şübhesi olmadığı gibi. Allahu Teâlânın vahdaniyyetine ve bütün esma ve sıfatlarına da böylece ilmelyakin hasıl olur ki, bundan bu zatı kimse caydıramaz. Gönlü açılmış, ilmelyakin de hasıl olmuş olduğundan artık bütün esrarlar, bilgiler hergün hatta her saat taze taze yeni yeni bilgiler hasıl olur. Sakın sen de, bunları ben kitapta görmedim diye inkara kalkma, buna ilm-i ledün denir. Hızır aleyhisselamın ilmi gibi. Ve bu ilme sahip bir çok meşayihimiz vardır.

Bizim bildiklerimiz den Abdü-l Kadir Geylani, Ahmed er-Rüfai hazretleri, Nakşibend Muhammed Bahüddin, Abdu-l-Halik, Gücdüvani, Abdullah el-Ahrar, Muhyi-din, Arabi, İmam Gazali, Halid el-Bağdadi, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Hazretleri ile bunların mensuplarından çok kimseler de bu ilm-i ledünne mazhar olmuşlardır. Cenab-ı Hak lütfu ile bizlere de ihsan buyursun. Amin!

Yalnız şuna çok dikkat ister ki:Bu ilim Allahu Teâlânın lütfu olmakla beraber bu bahtiyar kimseler hukuk-i İslamiyyeye çok riayetkar, ibadetlere aşk ile devam edip günahlardan kaçmayı da hem kulluk hakkı, hem de vazife sayarlar ve üzerinde titizlikle dururlar ve bundan naşi bu büyük lütfa nail olurlar.

Baksanıza Beyazid-ı Bestami Hazretlerinin şu sözlerine: Medh olunan bir zatın ziyaretine giderlerken o zatın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce yanında bulunanlara “Dönün geri gidelim, bu adamın henüz tükürme adabına riayeti yok, hiç bu gibi adamlarda kemal bulunur mu ve ilm-i ledünne nail olabilirler mi?” diye arkadaşlarını ikaz buyurmuşlardır ki ne kadar haklıdırlar. Kalbleri feth olunan ve ilmi yakine erişen bahtiyarlar aynı zamanda kalbleri çelik gibi sağlam ve deliksiz bir kab gibi içine konanları tamamı ile hıfz ederler ve bir daha işittiklerini veya okuduklarını katiyyen unutmazlar ve kalbleri de son derece temiz, her hastalıktan salim ne kibir ne gurur ne haset ve buğz ne de emsali durumlar bulunur.

Hep cilalı ayna gibi her tecelliye kabiliyyetli. Zira tam Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin varisi ve halifesidir. Kalbi selim olmakla beraber dili de hiç yalan söylemez boş lafları ağzına almaz, hayal ile vaktini zayi etmez, sözünde durur, va dini aynen ifa eder, sözünde, vadinde asla hulf etmez, yaratılışı müstakim, pek güzel, kulakları Hak kelamı dinlemeğe tam manası ile aşık, çirkin sözlerden, günah sözlerden çok korkarlar, gözleri de ayet-i İlahiyyeye, masnüat-ı İlahiyyeye sanayi-i bedia levhasına nazır, tefekküre dalmış, ilim diyarlarından cevahirler çıkarıp ömr-i azizlerini ihya eder ve o gözleri dünya güzellerine bakmaktan son derece muhafaza edip bütün herkesi hayretlere düşüren, güzellikleri yaratan, güzeller güzeli Allahu Teâlânın ayetlerini tefekküre dalar, yere ve yerdeki eserlere bakıp, dağlara, taşlara, ovalara, hele o denizlere bakarak ibret alır. O denizlerden buharı nasıl göklere çıkarıp sonra bulutlar vasıtası ile istediği yerlere sevk edip arazilerimizi sulayan şu güzel intizama bakın, hayretlere düşmemek hiç olur mu?

Eşref Rumi Hazretleri buyurur ki:

Bir göz ki anın olmaya ibret nazarında,

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.

Bir kulak ki almaya öğüt her dinlediğinden,

Akıt ana kurşunu sen hemen deliğinden.

Allahu Teâlânın verdiği bu gözü insan bir kere tefekkür edip, incelese Hakk’ın varlığına ve birliğine inanıp İman eder ve hak yolundan zerre kadar ayrılmaz. Şunu dedelerimiz dememiş midir: (Men arefe nefsehü fekad arefe Rabbehu). İnsan Hakk’ın bir ayinesidir, nefsinin hangi tarafını incelese Hakk’ın aşıkı olur. Çünkü böyle bir hılkatı Hak sübhanehu ve Teâlâdan gayri kimse beceremez, tabiatin icadı diyenlere ve bahusus maymundan meydana gelmiş diyenlere ister gül, ister ağla. Ve sallallahü ala seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.

3- Dinde fakih kılar

َ ّ َ ق و َ َ و ِنيِّدلا ىِف ْمُهَهَّقَف اًرْيَخ ٍ ت ي ْ َ ب ِلْهَاِب ُ َّ ل لا َداَرَا اَذِا دصقلاو مِهتشيعم ىف قفرلا مهقزرو مهريبك مهريغص دارا اذاو اهنم اوبوتيف مهبويع مهرصبو مِهتاقفن ىف سنا نع رك طق﴿ لامه مهكرت كلذ ريغ مِهِب﴾

“Allah bir ev halkına hayır murad ederse onları dinde fakih kılar, küçükleri de büyüklerine tazim, ederler ve onlar maişetlerinde rıfka, orta hale riayet ederler ve onlara ayıplarını gösterir ve ayıplarına ve günahlarına. tevbe ederler. Onlar hayırdan gayriyi murad ederse onları kendi hallerine bırakır.” Cenab-ı Hakk’ın kulları iki kısımdır:birisi hayırlı kulları birisi de şerli kullarıdır. Kur’an-ı Kerimin 600 ncü sayfasında (6. ve 7. ayetlerde) kafirler ile müşriklerin cehennemde muhalled kalacaklarını ve onların mahlukatın en şerlileri olduğunu, mümin ve amel-i salih işleyenlerin ise, cennet ehlinden olup mahlukatın en hayırlıları olduğu, beyan buyurulmaktadır.

Sen, bu söze kulak ver, öyle gökte uçmakla, denizlere hakim, olmakla insanlık ölçülemez. İnsana yakışan kendisini yaratanı bulup, bilmek ve ona kulluk edebilmektir. Cahil diye Allahu Teâlâyı tanımayan ve bilmeyen kimseye derler, ne kadar bilgisi olursa olsun. Maksad Allah’ı bilmek, ona ibadet ü taat yapabilmektir, yoksa cahillikten kurtulamaz. İşte bir ev halkına, hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar. Anlayışlı, idrakli, işin önünü sonunu iyi görüp ona göre hareket eder. Fıkıh kelimesi lugatta: fehm manasınadır. İrfan ise, ahkam-i şer’iyyeyi layıkı vech ile bilmektir ve nefsin lehte ve aleyhte olan hilelerini bilmektir, demişler. İmamı Gazali: Hakk’ın emir ve nehiylerini Hakk’ın kalblerine verdiği nur ile bilmektir diyor.

Netice yine bilgiye dayanıyor. Bu fehm, kendisinde hasıl olan kişi küçüklerine yani cahillere, büyüklerine yani alimlerine tazim, hürmet ve saygıda mübalağa ederler. Küçükler ister yaş itibarı ile, ister bilgi itibarı ile küçük olsunlar, bunlara umumiyetle cahil adını vermişlerdir. Bakınız cahillik nekadar fena. Ne kadar büyük olursan ol, cahil olunca ona küçük derler. Alim adem de ne kadar küçük olsa ona da büyük adı verilmiştir. Şu halde şer’i ilmi tahsil herkese vaciptir, borçtur. Onun için eğer büyük adam olmak istiyorsan -ki muhakkak iste ve ilme çalış. Çünkü sahibinin kalbinden körlüğü giderir ayın ve güneşin karanlığı giderdiği gibi. Ve maişetlerinde kendilerine rıfk ihsan eder, kazancını güzel kullanır, haram yerlere, günah yerlere, israfa kat’iyyen harcamaz, daima iktisada riayet eder, ne ifrat edip şımarıklık yapar, ne de kısıp cimrilik yapar, adaletten ayrılmaz.

Bununla beraber kendi ayıp ve kusurlarını görüp onları düzeltmeğe bakar. Başkasının ayıplarını görmekle meşgul olmaz. Kusurlarından naşi Cenab-ı Hakk’a tevbe edip istiğfar eyler. Nasıl istiğfar etmesin ki Cenab-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri de hergün yüz kere istiğfar ederlerdi. Hem bize ders olsun hem de daima Cenab-ı Peygamber terakki halinde olduğundan bir evvelki halini noksan görürler ve hemen istiğfar ederlerdi. Yoksa onun gelmiş ve gelecek bütün günahlarının bağışlandığı “sure-i Feth”in baş tarafında beyan buyurulmuştu.

Maazallah eğer kendilerinden hayır murad edilmeyen güruhtan ise o da çobansız koyun gibi kendi hallerine terk olunur ve bu suretle de dalaletten kurtulamazlar ve helake mahkum olurlar, istihkakları sebebi ile. ايندلا ىف هدهزو نيدلا ىف ههقف اريخ دبعِب للا دارا اذا سنا نع ىملي دلاو به﴿ هبويع هرصبو﴾ Bundan ve bundan sonraki hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki: “Allahu Teâlâ ve tekaddes Hazretleri bir kulunda hayır murad ederse onu dinde fakih kılar, dünyada zühd ve takva sahibi olur ve ayıplarını görüp onların da ıslahına çalışır ve başkalarının kusur ve kabahatları ile meşgul olmayı abes addederler.” İnsanlık ve kardeşlik haklarında da son derece riayetkardırlar.

İcabında tarlasını; “ek ve biç” diyerek verir, mahsulünden de bir şey istemez, bazan koyun, sığır ve devesini de sütünden istifade için verir ve ondan bir şey istemez. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle hayır murad ettiği hayırlı, imanlı, ibadetli, taatlı, sevgili, bahtiyar kullarından eylesin. Amin! Şer murad olunan kullarından ve gadab olunan yahudi ve dâll olan hıristiyanlardan etmesin. Amin! Ve sallallahü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Mehmed Zahit Kotku – Hadislerle Nasihatler,cild.1,syf.345-356

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*