Alimlerinin Allah’ın Hadise Benzememesinde İttifakları

İSLÂM ÂLİMLERİNİN ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİS’E (SONRADAN OLAN ŞEYLERE) BENZEMEMESİNDE İTTİFAKLARI

Ehl-i sünnet taifesinden Şafiî, Hanefi, Mâliki ve faziletli Hanbelî taifeleriyle diğer âlimler, Allah tebareke ve teâlânın, cihetten, cismiyetten sınırlanmaktan, mekândan ve mahlûkatına benzemekten münezzeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

EBU’L-MEÂLİ ÎMAMÜ’L-HARAMEYN «LÜMAÜ’L-EDİLLE» ADLI KİTABINDAKİ, «ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİSLERE (SONRADAN YARATILANLARA) BENZEMEKTEN MÜNEZZEH OLDUĞUNA DAİR KELÂMI İLE MEZKÛR KİTABIN ŞÂRİHİ (ONU ŞERH EDEN) ŞEREFUDDİN B. ET-TELEMSÂNÎ’NİN SÖZLERİ

Ebu’l-Meâlî İmamül-Harameyn, (Lumaü’l-Edille fi Kavaîd-i Eh- li’s-Sünne) adlı eserinde diyor ki: Rab (Allah subhanehû ve teâlâ), cihetlerle tahsis edilmekten, cihetlerle sınırlı olan vasıflandırmalardan münezzehtir. Fikirler onu sınırlandıramaz, mekânlar onu içine alamaz, ölçülere girmez, sınır ve ölçülerin tahdidinden yücedir. Çünkü kendisine mahsus ciheti olan her şey, o ciheti işgal edicidir. Mekânı kabul eden her şey, cevherle mülâkatı ve ayrılmayı kabul eder. Halbuki birleşme ve ayrılmayı kabul eden her şey, cevherler gibi hâ- distir.

Şeyh Şerefuddin b. et-Telemsânî mezkûr «Lümâü’l-Edille» adlı kitabın şerhinde bu konuya ait uzun beyanda bulunup der ki: Allahü Teâlâ’ya cihet isbat etmek için, Kur’ân’da, hadîs kitaplarında geçen müteşabihlerle delil getirenin reddine icmalen cevap şudur: Şeriat, ancak akla dayanarak sabit olur, akıl onun ölçüsüdür. Öyle ise aklı tekzib edecek şey, Şeriat’ta varid olması tasavvur olunamaz. Çünkü akıl, Şeriatın şahididir. Eğer, Şeriat aklın düşündüğüne muhalif bir şey getirseydi, Şeriat ile aklın ahkâmları her ikisi de birden bâtıl olacaktı (çünkü ikisi de birbirlerini tekzib ederlerdi).

Sadeddin et-Teftazanî «Şerhü’l-Makasıd» adlı kitabında şöyle der: Allahü Teâlâ’ya hakikî cismiyet, mekân olduğuna hükmeden kimseler, yalan ve kuşkulu kıyaslardan lâzım gelen neticeler, müteşabih olan Kur’ân âyetleri ve hadîslerin zahirî mânâları üzere mezheplerini kurmuşlardır. Vehmî kıyasdan olan delillerinden, meselâ, demişler ki: Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cismin içinde bulunur. Allahü Teâlâ ise, başkasına ihtiyacı muhal olduğundan dolayı,bir cismin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, Allahü Teâlâ cisim olduğu muhakkaktır. Yine dedikleri gibi: «Her varlık ya mütehayyizdir (bir mekândır) veya kendisi bir yerin içindedir».

Yukarıda beyan olunduğu üzere, bir şeye muhtaç olması muhal olduğu için bir mütehayyizin içinde bulunması da muhaldir. Öyle ise,kendisi mütehayyizdir. Yine dedikleri gibi: «Allahü Teâlâ’ya cihet, yön olduğuna dair delil: Vacib Teâlâ, ya bu âlemle muttasıldır (bitişiktir) veya munfasıldır (ayrıdır). Muttasıl olsun, munfasıl olsun, illâ bu âlemin bir cihetindedir.» Yine kendisine cihetin isbatı için demişler ki: «Vacib Teâlâ (Allah), ya bu âleme dahildir. Ki, o zaman mütehayyizdir veya bu âlemin dışındadır. Ki, o zaman bu âlemin bir cihetinde bulunur. Öyle ise bu âlemin bir cihetinde bulunuyor ve bu karşıt önermeler sahih olup zarurî (bedihî) olan önermeler kısmına münhasırdırlar» diye iddia ederler.

Bu kıyasla ilgili delillerin ibtali için cevabımız şudur ki: Getirdikleri bu deliller menedilir. Nasıl sahih olsunlar ki, delillerindeki önermeler, mantık ilmindeki munfasıl önermelerine muhalif olup mânâ itibariyle önermeler, karşıtları veya karşıtına eşit olan ikinci önermelerden müteşekkil değillerdir. Bununla beraber, akıllı kimseler, Allah cisim ve cihet olmadığına dair ittifak ederek şöyle bir kıyası delil getirmişlerdir. Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cisme dayanır veya ne cisim, ne de bir cisme dayanır. Mücessime tâifesi ile Allah’a cihet iddia eden tâifelerin yukarıda beyanları geçen önermelerinin taksimatı ve önermelerin iki kısma münhasır olan iddiaları da vehimden (kuşkudan) meydana gelen yalan hükümlerdendir. Delillerinde geçen önermelerinin bedihî oldukları dâvâları da, ya inat ve mükebberelerine binaen ve yahut birçok kuşkulu önermeler zaruriyat (bedihiyat) önermelere benzeyişlerinden ileri gelmiştir.

İkincisi, yâni Allah’a cisim, tehayyüz (bir yerde yerleşme), cihet olduğuma zahiren delâlet eden müteşabih âyet ve hadîslerden oluşan delilleri ise, âyetlerden: «Onlar (İslâm’a girmeyenler), illâ Allah’ın, buluttan gölgeler içinde meleklerle birlikte kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar? Halbuki, (bütün) işler Allah’a döndürülür.» (Bakara sûresi, âyet: 210); «Rahman (Allah) Arş’ı istivâ etti.» (Tâhâ sûresi, âyet: 5); «Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakîdir.» (Rahman sûresi, âyet: 27); «Kim ululuk hevesine düşerse, (bilsin ki) bütün ululuk Allah’ındır. Güzel kelimeler ancak O’na yükselir.» (Fatır sûresi, âyet: 10)(1), «Gerçek sana (ey Resûlüm) biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli, onların elleri üstündedir» (Fetih sûresi, âyet: 10), «And olsun ki biz sana diğer bir zamanda (ey Mûsâ) annene vahy- olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de lütfetmiş ve kendisine onu tabuta koy da denize (Nil nehrine) at! Deniz de onu sahile atıversin.

Benim ve onun düşmanı olan biri alacak diye (emreylemiştik). Sana karşı (ey Mûsâ) gözümün önünde yetiştirilmen için kendimden bir sevgi bırakmıştım.» (Tâhâ sûresi, âyet: 37, 38, 39), «Ey İblis! İki elimle (yani bizzat) yarattığıma secde etmekten seni hangi şey menetti?» (Saad sûresi, âyet: 75); «Müşrikler, Allah’ı hak (ve lâyık) olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü (Kürre-i) arz topdan (ancak) O’nun kabzasıdır. Gökler de O’nun sağ eliyle (toplanıp) dürülmüşlerdir» (Zümer sûresi, âyet: 67); «O gün (azap günü) her nefis, «Allah yanında işlediğim taksiratlardan dolayı vay hasret (ve nedamet) ime. Hakikat ben, (O’nun diniyle, kitabıyla) eğlenenlerdendim.» diyecektir (Zümer sûresi, âyet: 56). Bu âyetlere benzer başka âyetler de vardır.

Müteşabih hadîsler ise, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’ın bir cariyeden, «Allah nerededir?» diye sorduğu suale, cariye(2) «Göktedir» diye cevap verdi. Resûlullah onun bu dediğini inkâr etmeyip İslâmiyetine hüküm vermiştir. «Gerçekten Allahü Teâlâ, her gecenin üçte biri geçerken dünya semasına iner…»(Müslim), «Allah, Adem’i şekline göre yarattı.», «Cebbar (Kahredici Allah) ayağını cehenneme koyar…»(Buhari,Müslim), «Allah, evliyasına gülüyor», «Sadaka Rahman’ın (Allah’ın) ayasına düşer…» ve daha başka hadîsler de vardır.

Cevap: Bu naklî müteşabih(3) âyet ve hadîsler ile duyuları zannî deliller, akli ve kesin delillere karşı oldukları için zahiren onlardan anlaşılan mânâlara göre olmadıklarına kati olarak hükmedilir. Hatâdan en selâmetli yol ve Kur’ân-ı Kerim’in, «Halbuki müteşabih âyetin te’vilini, ancak Allah bilir…(Âl-i İmran sûresi, âyet: 7) meâlindeki istisnâ mânâsını ifade eden, (illallah) ancak Allah kelimesinin üzerine yapılan vakfa münasip olmak üzere, müteşabihleri tefsir etmeyip Allah’a havale etmektir. Veyahut tefsir kitaplarıyla, hadîs şerhlerinde beyan olunduğu üzere bu hususta en kuvvetli yol ve mezkûr âyette, «Ancak Allah ve ilimde çok kuvvetli olanlar, (müteşabihin mânâsını) bilir.» diye geçen atfa dayanarak aklî delillere münasip ve olgun bir şekilde te’vil edilirler.

Eğer denilse ki, gerçek din olarak Allahü Teâlâ’ya mekân ve cihet olmadığı için, niçin semavî kitaplar ile hadis-i nebevilerin çoğunda sayılamayacak kadar tahayyüz ve cihete işaret edilmiş; hiçbirisinde açıkça bunların olmadıklarına değinilmemiştir? Nitekim,Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine, kıyâmetin hakikati na ve cisimlerin haşrolacaklarından birçok yerde tekrar tekrar bahsedip gayet te’kit etmişlerdir. Halbuki Allah’a cihet ve mekân olmadığına dair tahkik ve te’kit ile bahsetmeleri daha lâyıktır. Çünkü, muhtelif din ve görüşler olduğu hâlde, akıllı kimselerin yaradılışında olduğu gibi duâ edilirken semaya (göğe) doğru teveccüh edilir (yönelir) ve eller göğe doğru yükselir.

Bu itiraza şöyle cevap verilmiş.- Avam tabakasının akılları, Allah’ı cihetten tenzih etmeye ermediği, hattâ bir cihette olmayan herhangi bir şeyin olmadığına cezm ettikleri için, zahiren teşbihe ve Sâni’in (Allah’ın) en şerefli cihette bulunmasına delâlet eden sözlerle onlara hitab edilmesi daha münasip, ıslahlarına daha yakın, onları doğru yola çağırmaya daha lâyıktır. Bununla birlikte, Allah’ın, hâdis olan şeylerin alâmetinden kesin olarak münezzeh olduğuna dair, (Kur’ân’da ve hadîs-i şeriflerde) dikkatli uyan ve işaretler vardır. Akıllı kimselerin duâ esnasında yüzlerini göğe karşı kaldırmaları, Allah’ın gökte olduğunu itikad ettikleri için olmayıp belki gök, duânın kıblesi olduğu içindir. Çünkü hayırların, bereketlerin, nurların ve yağmurların yukarıdan inmeleri beklenilmektedir.

Burada Îmamu’l-Harameyn’in dedikleri sona erdi.

Bazı âlimler, bu itiraza cevaben demişler ki: Yukarıya doğru el ve baş kaldırmakta, Allahü Teâlâ’nın bir cihette olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bu sabit bir hakikattir. Çünkü, Müslümanlar namazda Kâbe’ye yönelmekle emrolunmuşlar; halbuki Allah, Kâbe cihetinde değildir, namaz esnasında, secde edecekleri yere bakmakla emrolunmuşlar; halbuki Allah yerde de değildir. Keza… Secdeye kapanmalarında almlarını, yüzlerini yere koymak emrolunmuş; halbuki o yer altında değildir. Belki bu hareketler, mücerred bir şekilde Allah’a ibâdet etmek ve O’ndan korkmak içindir. İşte duâda ellerin yukarıya kaldırılması ve göğe doğru yönelmesinin sebebi de budur.

HUCCETÜ’L-İSLÂM İMAM I GAZÂLÎNİN ALLAHÜ TEÂLÂ İÇİN CİHET OLMADIĞI HAKKINDAKİ GÜZEL BİR TAHKİKİ

Huccetü’l-îslâm Gazâlî, «El-İktisad fi’l-İtikad» adlı kitabında, der ki: Allahü Teâlâ, bilinen altı cihetin hepsinden münezzeh olup kendisine mahsus bir ciheti yoktur. Cihetin ve mahsusiyetin mânâsını anlamış olan kimse, cevahir ve arazlardan olmayan bir şeyde cihet bulunmasının muhal olduğunu kesinlikle bilir. Zira, makul (akılca bilinen) hayyiz (mekân) malûmdur. O cevherlere mahsustur. Lâkin hayyiz, o hayyizden başka bir hayyizde yerleşmiş olan diğer bir şeye nisbetle cihet olabilir.

Eğer denilse ki, cihetin olmaması, muhaliyete sirayet edicidir. Yani bir şey mevcut olup da bu kainattaki altı cihetten hiçbirisinin kendisinde mevcut olmaması, ne bu kainatın içinde, ne dışmda olduğunun, ne onunla bitişik, ne de ayn bir şey olduğunun isbatıdır ve bundan muhaliyet lâzım gelmektedir.

Bunun cevabında deriz ki: Bu kâinat ile birleşmeyi kabul eden her mevcudun varlığı, bu kâinatla muttasıl (bitişik) olmaması ile munfasıl olması (ayn olması) muhaldir. Ve bu kâinatta hususî bir ciheti kabul edecek herhangi bir mevcudun var olması ve bu altı cihetten birisinin kendisinde bulunmaması muhaldir. Ama bu kâinatla ittisali veya infisali ve herhangi bir ciheti kabul etmeyen bir mevcud (Allah), iki mutenakız (aralarında çelişki olup birleşmeyen) şeyden de ayn bulunması muhal değildir. Bu itiraz, bir varlığın ne âciz, ne güçlü, ne âlim ne de cahil olması muhaldir denmesine benzer. Çünkü her hangi bir şey, iki zıd olan vasıflardan birinin ittisafından ayrılamaz.

Bu itirazın cevabında denilir ki: Şayet, o mevcut olan şey, birbirine zıt olan iki vasfı münasebe suretiyle kabul ederse, o vasıflardan hiçbirisi kendisinde bulunmaması muhaldir. Ama misal olarak diyelim ki, duvarın içinde zıt olan iki vasfı kabul şartı mevcut olmadığından, birbirine zıt olan mezkûr iki vasıftan hiçbirisi kendisinde mevcut olmayışı mümkün olup muhal değildir. Hattâ duvarda iki zıt vasıf mevcuttur. Demek ki, bir varlığın bir vasıfla ittisali (birleşmesi) ile cihetlerle ihtisası olabilmek için, mekân ve bir mekân ile kaim olması şarttır. Kendisinde bu şart mevcut değilse, her iki çelişik vasıftan hiçbirisi de kendisinde mevcut olmaması muhal değildir.

Kaynak:Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:113-118,Bedir yay.

Dipnotlar:

1)-  «Güzel kelimeler»e ait sahifeler, dergâh-ı kabul ve icabete vasıl olur (Beyzavi, Medarik). Güzel kelimeler, tevhid ve şehadet kelimeleridir. Zikre, duâya, Kur’ân’ın tilâvetine de şâmildir. Beyzavi.

2) Hadîs-i şerifte şöyle rivâyet ediliyor: «Adamın birisi, siyah bir cariye ile beraber Peygamber (s.a.v.)’e gelerek:

—   Yaptığım bir dinî hatâdan dolayı mü’mine bir cariyeyi azat etmek üzerime vacib olmuştur. Acaba bu cariye kâfi midir?» deyince, Peygamber (s.a.v.) cariyeye hitaben:

—   «Sen mü’mine misin? (Allah’a iman etmiş misin)».

Cariye:

—   «Evet» dedi. Peygamber (s.a.v.):

—   «Allah nerededir?» buyurdu. Cariye göğe işaret etti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) adama:

—   «Onu azat et. Çünkü iman etmiştir.» buyurdu (Ebû Mutî, Ebû Hanife’den rivayet etti. «EI-Fıkhü’l-Ebsat» kitabı Beyhaki’nin rivayeti).

«Şerhü’l-Mevakıf» kitabında Peygamber (s.a.v.)’in cariyeden bu şekildeki sorusundan maksadı, cariyenin Allah’ın varlığına inanıp inanmadığını anlamaktı, öyle ise, bu olay Allahü Teâlâ için mekân olduğuna delâlet etmez.

3) MÜTEŞABİH, muhkemin zıddıdır (karşıtıdır). «Müteşabih», usul-i fıkha göre, ümmet için maksudun ne olduğunu bilme ümidi kesilmiş olan lafız demektir. Müteşabih iki kısmıdır:

1)   Hiçbir şey anlaşılmayan lafızlardır. Kur’ân sûrelerinden bâzılarının başında bulunan «Tâhâ, Eliflâm ve emsali huruf-i mukataa vb. gibi.

2)   Mânâsı akla aykırı olduğu için irâdesi mustahil olan (mümkün olmayan) lafızlardır. Tâhâ sûresinin 5’inci âyetindeki «istivâ» ile Fetih sûresinin 10’uncu âyetindeki «yedullah» gibi. Bunlara «müteşabihü’l-mefhum» denilir. «Cenâb-ı Hak, üzerinde müstevi oldu» deyince, O’na cisim isbatı lâzım gelir. Halbuki, Allah, zamandan, mekândan ve keyfiyetlerden münezzehtir. Bunun gibi anlamda «yed-el» tasavvuru da bir tec-sim olur ki. o da şan-I İlâhide muhaldir. Müteşabihin hükmü, o lafızların hak olduğuna itikat etmek ve selefin    re’yine göre, te’villerinden kaçmaktır.

Müteşabihlerin te’vili hususunda iki meslek vardır:

a — Selef mesleki,

b — Halef mesleki.

Selefe göre, müteşabihi, te’vilden kaçınmak gerekir. Onlar müteşabihin ilmini, keyfiyetini Cenabı Hakk’a terketmişlerdir. Halefin re’yine göre, müteşabihi akla, Şeriat’ın zahirine, yani sahih mahmiline göre, te’vil câizdir. «İstiva» demek «istilâ» (kudreti hâkim oldu) demektir. «Yed» de «kudret» mânâsınadır.

Gayr-i İslâmi müte.şafcihlere ve onların bâtıl te’villerine gelince; bizden, bizim usûlümüzden tamamen ayrı olan -çünkü biz daima Hakk’ı tenzih ederiz-bu noktada şu- iki misali arzedebiliriz:

a) «Tevrat» ve «İncil’in nüzulünden evvel mürebbi ve muallimlere «Aba-ebler babalar», terbiye ettikleri insanlara da «ebna-ibinler-oğullar» denilirdi. İsrâil oğulları arasında yaşayan bu tâb rler. o kitaplarda teyid edilmişti. Onları önce aralarında kullanılan o belirli örflere hamletmek gerekirken, sonraları Hıristiyanlar. Cenab-ı Hakk’a bildiğimiz lügat mânâsınca «baba»İsâ aleyhisselâm’a «O babanın oğlu» hattâ, o peygamberin vekili olduğunu iddia eden «kıssis»lere de «papa» demeye başlamışlar. Yahudiler de (üzsyr) aleyhisselâm’ın Allah’ın eğlu olduğunu söylemişlerdir.

b) Bazılar’ da «ve’r-râsihûn» kelimesini «illalllah»daki lafza-i Celâl’e atf ile «Onun te’vilini Allah’dan ve bir de ilimce rasih (ilimde kök salmış) olanlardan başkası bilemez’ diye mânâ vermişlerdir. Halbuki, Lafza-i Celâî’de «vakfı lâzım» işareti olmak üzere bir mim vardır.

3)Biz ona inandık hepsi Rabbimiz kalındadır» mealindeki karine-i celile, öyle bir mânâ vermeye manidir

4)Allah’ın İlmiyle râshlerin ilmini cem etmek, İksini de aynı seviyede göstermek, hem hakikate hem edebe münefidir

5)O telakki ve mânâ kendisini râsihlerden sanan ve kalplerinde eğrilik bulunan bir takım adamların akıl ve dinden hariç fitne koparıcı’ ve cahilane tevillerine yol açmış, bu yüzden de Îsİâm’-ın birliği çok mühim zararlar görmüşür.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*