1-Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri

Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri

SÖZ O’NUN (A.S.) SÖZÜ OLUNCA

 

Hatib el-Bağdâdî tâbiînin önde gelenlerinden Ebü’l-Âliye Rüfey’ b. Mihrân er-Riyâhî el-Basrî’den (ö. 93) şöyle rivayet etmiştir:

 

“Biz, Basra’da iken Resûlullah’ın ashabından gelen rivayetler dinliyorduk. Bineğimizle Medine’ye yola koyulup da hadisi bizzat sahâbenin ağzından dinlemedikçe duyduğumuza gönlümüz razı olmuyordu. ”(1)

 

Hâfiz b. Kesîr tâbiînin büyüğü, Medîne-i Münevvere’nin âlimi Sa’îd b. El-Müseyyeb’le (d. 13/ö.94) ilgili olarak şöyle demektedir:

“Mâlik, Yahya b. Saîd’den Sa’îd b. Müseyyeb’in şöyle dediğini aktarmaktadır:

“Yalnızca bir hadis öğrenmek için gece gündüz yolculuklar yapıyordum.”(2)

 

Hâfiz Râmehürmüzî önde gelen tâbiîn Şa’bî (Amir b. Şerâhi) el-Kûfî el-Hemdânî’den (d. 19/ö;1o3) rivâyet ettiğine göre o; belki Nebî (s.a.v)’in ashabından birini bulurum diye kendisine zikredilen üç hadis için Kûfe’den Mekke’ye yolculuğa çıkmıştır.(3)

 

Hâfiz ez-Zehebî “Tezkiren ’l-Huffâz “da(4) İmam Şa’bî ile ilgili olarak aynı şekilde şunu ifade etmiştir: İ. Şübrüme der ki, Şa’bi yi şöyle söylerken işittim:

“Bu güne kadar elime kalemi alıp da yazı yazmış değilim. Kim bana bir hadis söylediyse onu ezberlemişimdir. Ayrıca birinin söylediğini bana tekrarlamasını da hoş bulmamışımdır. İlimde unuttuğum bazı şeyleri şayet biri ezberleseydi o bilgiyle âlim olurdu.”

 

Ayrıca, Vâdi’er-Râsibî’ Şa’bî’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:

“Şiirden daha az hiçbir şey rivayet etmiyorum. İsteseydim bir ay boyunca tekrar yapmadan size şiir okuyabilirdim.”

İbn Medenî şöyle demektedir: Şa’bî’ye denildi ki:

“-Bütün bu ilmini nasıl elde ettin?” O da:

“-Birine bağlanıp kalmadan şehir şehir dolaşarak, merkeb gibi sabrederek ve karga gibi en erken davranarak(5)” diye cevap verdi.

 

Hâfiz ed-Dârimî ve Hatib el-Bağdâdî güzide tâbiîn Ebû Kılâbe (Abdullah b. Zeyd) el-Cerml el-Basri’ye (ö. 104) ulaşan senetleriyle onun şöyle dediğini rivâyet etmektedirler(6):

“Medine’de üç gün kaldım. Orada kendisinden bana bir hadis ulaşan kişinin gelmesini beklemekten başka bir işim yoktu. O’nun geleceğini duydum. Bunun üzerine o gelip de bana hadisi rivayet edinceye kadar hiç bir yere ayrılmadım.’’

********

Hâfiz ez-Zehebî tâbiînden, Şâm ehlinin imâmı ve fakihi, Mekhûl eş-Şâmî (ö. 112) ile ilgili şunu söylemektedir(7):

“Şâm ehlinin âlimi Mekhûl, Hüzeyl’den bir kadının kölesi­dir. Abdullah b. el-‘Alâ der ki: “Mekhûl’u şöyle derken işittim:

“Sa’îd b. el-Âs’ın kölesiydim. Beni Mısır’da Hüzeyl’den bir kadına verdi. Allah da Mısır’da bana ilim nimeti ihsân etti.”

Yahyâ b. Hamza Mekhul’un şöyle dediğini rivâyet eder:

“Mısır’da âzâd edildim ve bana ne gösterildiyse ona sahip olmadıkça orada ilmi bırakmadım. Sonra lrak’a gittim ve aynı şekilde,bana gösterilenlere sahip olmadıkça oradan ayrılma­dım. Ardından Medine’ye geldiğimde de aynısını yaptım. Sonra da Şam’a gittim ve buranın ilmini inceledim. Bütün bunlar için beytülmalden talepte bulunuyordum.”

Yûnus b. Bükeyr Mekhûl’ün şöyle dediğini nakletmektedir:

‘’İlim öğrenmek için tüm ilim yerlerini dolaştım.” Yine Sa’îd B.Abdülaziz da  Mekhûl’ün şöyle dediğini rivayet eder; “İlim için ne işittimse sadrımda muhafaza ettim ve istediğim zaman öğrendiğimi hazır buluyordum.” dediğini söyler.

 

DİYET Mİ HADİS Mİ?

Kadı Iyâz ve İ. Nâci, İmam Abdullah el-Fârisî el-Kayravâni’nin (d. 115/ö. 176) şunu söylediğini aktarmaktadır(8):

“Kûfe’ye geldiğimde en büyük arzum Süleymân b. Mihrân’-dan -el-Ameş- hadis almaktı. Kendisini sorduğumda bana:

“Ehli hadise kızdı ve bir müddet onlara hadis rivâyet etme­yeceğine yemin etti.” cevâbı verildi. Belki kendisine ulaşırım diye sık sık kapısına gittim geldim. Ancak başaramadım. Bir gün hem gurbete çıkışım ve hem de onu dinlemekten mahrum kalışım üzerinde düşünceye dalmış bir halde kapısında oturuyordum ki bir câriye kapıyı açıp dışarı çıktı ve bana şöyle dedi:

“-Kapımızın önünde ne işin var?!” Ona buraların yabancısı olduğumu söyledim ve durumumu çınlattım. Bana:

“-Memleketin neresi?” diye sordu.

“-Afrikalıyım” dedim. Bu sefer:

“-Kayravan’ı biliyor musun?” dedi. Ben de

“-Ben oralıyım” şeklinde cevap verdim.

“-İbn Ferrûh’un evini biliyor musun?” dedi.

“ Ben oyum” dedim. Bana derin derin baktı sonra da şöyle dedi:

“-Abdullah mı yoksa!?”

“-Evet” dedim. Bir de anladım ki, bir zamanlar küçükken satmış olduğumuz câriyemiz. Hemen Âmeş’e koştu ve kendisi­ne:

“-Daha önce size bahsetmiş olduğum efendim kapıda!” dedi. O’na benim içeri girmemi buyurdu, ben de girdim. Beni evinin tam karşısında bulunan bir eve yerleştirdi. Başkalarını öğ­retimden yasaklamışken ben amacıma ulaşıncaya kadar kendi­sinden hadis aldım.

 

Mâliki, onun uzun sûre ilim için yolculuğa çıktığını üstâd ve fakihlerle görüştüğünü, Ebû Hanîfe’den tedvin edilenlerin dışında pek çok meseleyi dinlediğini -ki denildiğine göre bu on bin meseledir- ifade etmektedir. Yine Mâliki onun şöyle dediğini zikretmektedir:

“Ben yarımdayken Ebû Hanife’nin evinin çatısından başıma bir tuğla düştü ve başımı kanam. Bunun üzerine bana:

“-Diyet mi istersin yoksa üç yüz hadis mi?” deyince ben de:

“Hadis isterim” dedim ve o da bana hadis rivayet etti.

Şimdi, muhaddislerin seyyidi, ehl-i sünnetin imamı, zâhidlerin ve âbidlerin şeyhi İmam Ebû Abdullah b. Hanbel’den (d. 164/ö. 24i) konumuzla ilgili gelen rivayetlere geçeceğim.

 

AHMET B. HANBEL

Ebü’l-Yümn el-Uleymi el-Hanbelî “el-Menhecü-l Ahmed” adlı kitabına İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile başlar ve şunları söyler:

“İmam Ahmed, on altı yaşındayken hadis öğrenmiş, h. 183 senesinde Küfe’ye gitmiş ki bu onun ilk seferidir, h. 186’da Bas­ra’ya, h. 187’de Mekke’ye Süfyân Uyeyne’nin yanma gitmiş ki bu da İmam Ahmed’in ilk hac yaptığı senedir, h. 197’de de Ye­men’deki San’â’da bulunan Abdürrezzak’a yolculuk yapmış ve Yahya b. Ma’în de bu yolculuğunda kendisine refâkat etmiştir.

********************

Hafız el-Cevzî(9), Fakîh Ahmed b. Hamdân el-Hanbelî(10)ve

Hâfiz b. Kesır ’in(11) ifade ettiklerine göre İmam Ahmed şöyle demiştir:

 

“İlmi (hadisi) ve sünneti öğrenmek için Süğur’a, Şâmât’a, sahildeki şehirlere, Mağrib’e, Cezâir’e, Mekke’ye. Medine’ye, Hicaz’a, Yemen’e, Irakeyn’e, İran’a, Horasan’a, Cibâle, dvar şehirlere yolculuk yaptım ve sonra Bağdat’a döndüm.

Daha sonra Küfe’ye gittim. Öyle bir evde kalıyordum ki ba­şımın altında yastık yerine kerpiç tuğla vardı! Sonra hummaya tutuldum! Bunun üzerine annemin yanına -Allah kendisine rah­met etsin- döndüm. Zîra ondan izin almamıştım. Şayet yanımda doksan dirhem olsaydı Rey şehrinde bulunan Cerîr b. Abdulhamîd’in yanma, giderdim. Nitekim bazı arkadaşlarımız gittiler ancak benim için bu yolculuk mümkün olmadı. Çünkü hiçbir şeyim yoktu!”

************************************

Hâfiz b. Hacer’in “Tehzıbü’t-Tehzîb” adlı eserinde, İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile ilgili şöyle yer almaktadır:

Ahmed dedi ki:

“Beş defâ hacca gittim. Bunlardan üçünü yaya olarak yap­tım. -Beldesinin Bağdat olduğu gözünden kaçmasın- Yine yaptı­

ğım bu haclardan birinde otuz dirhem harcadım.” İbnü’l Cevzî de şunu ifade etmektedir(12):

“İmam Ahmed, Müsned’i bir araya getirinceye kadar ilim dünyasını iki kez dolaştı.”

***************************************

Hâfiz, İmam, fakih, muhaddis, İmam Ahmed’in talebesi ve fikhî meselelerdeki râvîsi Ebû Ya’kûb İshak b. Mansur el-Kevse-cü’l-Mervî (ö.251) Merv’den Bağdat’a gelmiş, İmamdan fikıh ve  hadis ilmi almış sonra Horasan’a dönmüş ve Nîsâbûr’a yerleşmişti.

Sonra İmam Ahmed’in bazı fikhî meselelerdeki görüşlerin­den rücû’ ettiği haberini alınca ondan daha önce not aldığı meselelerde re’yini te’yid etmek için Nîsâbûr’dan Bağdât’a kadar yürüyerek gitti.

İbn Ebî Yalâ, “Tabakâti’l-Hanâbile”(13) de, Zehebi “Tezkiretü’lHuffaz’da(14), ve Uleymî da “Menhecü’l-Ahmed”(15)de şunu ifade etmelerdir:

“Ishak b. Mansur el-Kevsec, fakih ve âlimdi. Yine o İmam Ahmed’den fıkıhla ilgili bazı meseleleri tedvîn etmiştir. Hassân b. Muhammed, üstadlarının İshâk b. Mansûr hakkında şunu zik­rettiklerini söylemiştir:

“İshâk b. Mansûr, Ahmed b. Hanbei in daha önce kendi­sinden not aldığı fikhi görüşlerinden rücû’ ettiğini duydurun da bunları bir torbada toplayıp sırtına yüklenmiş ve bu yüküyle yaya olarak Bağdat’a yola çıkmış, görüşünü aldığı her bir meselede kendisinden tuttuğu notları Ahmet b.Hanbel’e arzetmiş,o da ikinci defa görüşlerini takrir etmiştir. Ahmed b. Hanbel de onun bu durumuna hayret etmiştir.”

 

PEYGAMBER (A.S.) AŞKIYLA

Hafız el-Erğıyânî (223/315) ile ilgili de el-İmâmu’l-Hâkim Ebû Abdullah şöyle bir haber vermektedir. (16)

“Âbid müctehidlerdendir. Takva ve samimiyet içinde ha­dis öğrenmek için sürekli yolculuk yapanlardandı. Biri dışında üstatlarımız onun “Diyarı İslâmda hadis almak için huzuruna dâhil olmadığım hiçbir kürsü kalmamıştır.” dediğini zikretmektedirler.

Ebû Alî el-Hâfiz en-Neysabûrî şöyle anlatmaktadır:

“Muhammed b. el-Müseyyib el-Erğıyânî Mısır’da yürüyordu. Elbisesinin yeninde yüz bin hadis vardı. Ebû Ali’ye bu nasıl mümkün olur? denilince o da:

“Onun cüzleri küçüktü ve ince bir hatla yazılmıştı.Her bir cüzde bin tane hadis vardı ve beraberinde yüz cüz hadis taşıyordu. Onun bu hâli meşhur olmuştur.”diye cevap verdi.

Hadis okumaya başlayıp da Resûlüllah buyurdu ki dediğin­de biz kendisine acıyıncaya kadar ağlardı! Çok ağlamaktan göz­leri görmez oldu! Allah ondan râzı olsun.

 

ESİR OLMAK DA VAR…

İ. Ebî Kâmil, Şam Muhaddisi Ebû’l-Hasen Hayseme (d. 250/0. 343) ile ilgili olarak onun şöyle dediğini rivayet etmektedir. (17)

“Deniz yolculuğuna çıktım. Yûsuf b. Bahr’dan hadis almak için Cebele’ye  yöneldim. Sonra Antakya’ya yola çıktım. Kar­şımıza bir gemi çıktı ve onlarla mücadeleye tutuştuk. Sonra bir grup gemimizi ön kısmından teslim aldı. Sonra bizi yakalayıp dövdüler ve isimlerimizi yazdılar. Bana dediler ki:

“-İsmin ne?” Ben de:

“-Hayseme” deyince birisi:

“-Eşek oğlu eşek diye yaz!” dedi.

İyice dövülünce kendimi kaybettim ve uyuyakaldım. Rü­yamda sanki kapısında bir grup hûrinin durduğu cennete baktı­ğımı gördüm. İçlerinden biri:

“-Ey bahtsız ne kaçırdın, biliyor musun? dedi. Diğeri de:

“-Neyi kaçırmış?” dedi. Bunun üzerine

“-Öldürülseydi hûrilerle beraber cennette olurdu.” dedi. Bu kez diğeri:

‘’-Allah’ın ona İslam’ın izzeti ve şirkin zilleti uğruna şehâdet nasib etmesi onun için daha hayırlıdır” dedi ve akabinde kendime geldim.

Yine rüyâmda sanki bir kimsenin bana şöyle dediğini gör­düm:

‘’-Berâe sûresini oku.’’ Ben de ‘’yeryüzünde dört ay dolaşın.’’(Berae,2) ayetine kadar okudum.Rüyayı gördüğüm geceden itibaren dört ay saydım.Bundan sonra Allah beni esaretten kurtardı.

 

Yâkut el-Hamevî ve Zehebi, Ebûl-Hasen el-Kattân el-Kazvini (d. 204/ö.345) hakkında şunları söylemektedirler;(18)

“Kendisi hafiz, allâme, bilgisi engin, imam, Kazvîn muhaddisi ve âlimidir. Doksan bir sene yaşamış ve bu yaşında ilim yol­culuğuna çıkmıştır, ülkelerdeki pek çok üstattan ilim kaydetmiş­tir. Yine o, İbn Mâce’den “Sünen’ini rivayet etmiş, kendisinden de sayılamayacak kadar âlim rivayette bulunmuştur. Bunlardan biri de Ebû’l-Huseyn Ahmed b. Fâris el-Luğavî el-Kazvînîdir.

Ebû Ya’lâ el-Halîlî, onun hakkında şunu söylemektedir.(19):

“Bütün ilimlerde, tefsir, nahiv, lügat ve fıkıhta âlimdir. Dine bağlılık ve ibadet açısından bir benzeri daha yoktur. Ebû Ha­tim er-Râzî’yi duyunca üç sene onun için beldesinden ayrıldı. Kazvin, Râzî, Bağdat, Küfe, Yemen San’â, Hemedân, Hulvân ve Nihâvend’li pek çok kişiden hadis aldı. Uzun ömürlü oldu ve başından pek çok olay geçti.

Kazvîn’li üstatların “Ebû’l-Hasen, fazilet ve zühdde bir ben­zerini görmedi. Otuz sene devamlı oruç tuttu. Ekmek ve tuzla iftar ediyordu!”

İ. Fâris “Emâlî”sinde demektedir ki:

“Ebû’l Hasen el-Kattân’ın yaşı ilerleyip de güçten düştükten sonra şöyle dediğini işittim:

“İlim yolculuğuna çıktığımda yüz bin hadis ezberliyordum. Bugün ben yüz hadis ezberleyemiyorum!” Yine devamla şöyle diyordu:

‘’Gözümden hastalandım! Zannediyorum ki, hadis ve ilim çıkarken kendisinden ayrıldığım gün annemin çok ağlamasından dolayı cezalandırıldım.” O’nun faziletleri sayılanlardan daha fazladır.

**************************************

Ahmed b. Mahmud, İbn Mukri’(ö. 381) ile ilgili olarak:

“Kendisi şarkı ve garbı dört defa dolaştığını söylerdi.”(20) de­mektedir.

Zehebî de onunla ilgili şöyle demektedir:

İki kişi onun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Mufaddal b. Fadâle el- Mısrî nüshası için yetmiş ayrı yere yolculuk yaptım. Bu nüsha, bir ekmek karşılığında ekmekçiye verilse kabûl etmezdi. On defâ da Beyt-i makdise gittim.” O’nun beldesinin Isfahân olduğunu unutma.

***************************

Zehebî, Muhammed b. İshak (310/395) hakkında şöyle de­mektedir(21):

“Ebû Abdullah’ın hadis aldığı üstatların sayısı bin yediyüzdür.Eliyle, birkaç yüklük not tutmuştu.

Uzun yolculuktan döndüğünde yazdıkları bir kaç yüklüktü. Hatta “Yazdıkları kırk yüktü, bu ümmetten hiçbir kimsenin onun ; semâen aldığı ve bir araya getirdiği kadar hadisi dinleyip cem  ettiği bize ulaşmamıştır.” denilmiştir. Hıfzı, marifeti, samimiyeti ve pek çok tasnifiyle beraber ilim için yer yer dolaşanların kanuncusu, muksirûnun(çok sayıda hadis rivayet edenlerin) yegâne kişisiydi. Ca’fer el-Müstağfirî, kendisine:

‘’-Üstatlardan semâen kaç hadis aldın? diye sordum. O da:

-Beş bin sepet dolusu diye cevap verdi.” demektedir. Onun ilk yolculuğu 330’da Nîsâbur’adır. Hâkim der ki:

331 senesinde Buhârî ile görüştük bize fazlasıyla rivayette bulundu. Sonra vatanına giderken 75 senesinde Nîsâbur’a yanımıza geldi. Yirmi yaşındayken ilim yolculuğuna çıktı sonra üstat olarak vatanına dönüp altmış beş yaşındayken evlendi ve çocukları oldu. Pek çok kişiye hadis rivâyet etti.”

İbn Mende demektedir ki:

“-Şarkı ve garbı iki defâ dolaştım.” Ebû Zekeriya İ. Men­de dedi ki: “Nısâbûr yolunda amcam Abdullah’la beraber idim. Mecce kuyusuna vardığımızda amcam bana şunu anlattı:

“Babamla beraber Horasan’dan dönüyordum. Buraya gel­diğimizde elbise olduğunu zannetiğimiz kırk ağır yükümüz var­dı. Aniden küçük bir çadırın içinde bir üstat gördük. İşte o kişi senin babandı! Bir kısmımız ona:

“-Bu yükler nedir?” diye sordu. O da:

“_Bu zamanda ona rağbet eden bir kimse için az bir yüktür.Bunlar Resûlullah’ın (s.a.v) hadisidir.” diye cevap verdi. Yine bundan sonra amcam bana şunu zikretti:

“-Yirmi ağır kitap yüküyle Horasan’dan gelmekteydim. Ba­bana tabî olarak kuyunun yanında onları indirdim.

******************************

Hâkim en-Neysâbûrî (d. 321/0.405) üstâdı İ. Mihrân(22) ilgili şöy­le demektedir:

“Merv ve Mâverâünnehr’e gittim. İ. Mihrân’la görüşeme­dim. Altmış beş senesinde Hac’ta kâfileler arasında onu aradım fakat kendini gizledi. Yalnızca bir ya da birkaç hadis için orta­lıklarda görünmemeye çalışıyordu. Altmış yedi senesinde onun Mekke’de olduğu bilgisine sahipken hacca gittim. Fakat onun Bağdat’ta olduğunu söylediler. Bu durumdan çok üzüntü duydum.

 

Onu çok görmek istedim fakat başaramadım. Sonra Ebû Nasr-Melâhimî bana Bağdat’ta:

 

‘Görmek istersen burada abdallardan bir üstad var.” dedi. Sen da evet deyince devam etti ve beni boyacılar banma götürdü. Oradakiler çıktığını söyleyince Ebû Nasr, mescidde oturmamı onun mutlaka geleceğini söyledi. Bunun üzerine oturduk fakat Ebû Nasr üstadın kim olduğunu hiç zikretmedi.

Daha sonra Ebû Nasr ve beraberinde ridâsı içinde ince ve zayıf bir ûstad bana doğru yöneldi. O nun Ebû Müslim olduğunu zannettim. Onunla konuşurken kendisine:

‘’Üstad burada acaba akrabalarından birini mi buldu?’’diye sordum. Oda:

“-Görüşmeyi istediğim kişiler yitip gittiler’’ dedi. Bunun üzerine kardeşi İbrahim’i kastederek:

’-İbrahim geriye hiç çocuk bıraktı mı?” diye sorunca: “-Kardeşimi nereden tanıyorsun? dedi. Ben de sükût ettim. Sonra Ebû Nasr a dedi ki:

“-Kim bu kişi?” O da:

“-Filân kişidir” deyince birbirimize doğru kalktık, o bana ben de ona memnûniyet bildirdik ve müzâkereye başladık. O’nunla defalarca beraber oturduk. Sonra yola çıkacağım gün kendirine veda ederken bana şunu dedi:

“-Hac mevsiminde beraber oluruz. Gönlümde Mekke’ye fe, komşu olmak yatıyor.” Daha sonra altmış sekiz senesinde haccetti ve ölünceye kadar da Mekke’ye komşu oldu.

 

İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN ÂLİM

Zehebi,Ebû Nasr es-Siczî (o. 444) (rahimehullah) ile ilgili şuna yer vermektedir. (23)

“Zamanının en fazla hadis ezberleyenlerindendir.Hadis öğrenmek için en uzak yerleri dolaşmıştır.”

Hâfız Ebû İshâk d-Habbâl şöyle anlatır:

“Bir gön Ebû Nasr es-Siczi’nin yanındaydım ki kapı çalındı. Kalkıp kapıyı açtım. İçeri bir kadın girdi ve içinde bin dinar olan bir kese çıkarıp onu üstadın önüne koyarak:

“-Bunu nasıl uygun görürsen infak et.’’ dedi.

O da:

“-Neyi kastediyorsun?’’ deyince kadım

“-Benimle evlenmeni istiyorum. Evliliğe ihtiyacım yok, fakat sana hizmet etmek üşüyorum.’’ dedi. Bunun üzerine ona keseyi alarak ayrılıp gitmesini emretti. Kadın gidince şöyle dedi:

“- Sicistan’dan Amin talibi olma niyetiyle yola çıktım. Ne zaman evlenirsem talebeliğim de o vakit son bulacaktır. İlim öğrenmenin sevabına başka hiçbir şeyi tercih etmem.’’

 

HADİS ÖĞRENİP YAZMAYAN İSLAMIN TADINA VARAMAZ

Ebû Sa‘d es-Semmân er-Râzı (o. 445), muhaddis, neseb bilgi­ni, fakih, kurrâ ve nadide âlimlerden biridir. Doğudan batıya yü­rüyerek dünyayı dolaşmıştır. Üç bin altı yüz kadar üstadı vardı.

Hâfiz d-Kuraşî, onunla ilgili şöyle demektedir. (24)

“Mutezilenin âlimi, fakîhi, mütekellimi ve muhaddisidir. Hiç tartışmasız kıraat, hadis, ricâl, ensâb, ferâiz, hesâb, şurût ve mukadderat konularında imamdı.”

Kendisi (r.a.) Ebû Hanîfe fıkhında, Ebû Hanîfe ile Şâfî ara­sındaki ihtilaflı noktaları bilmede, Zeydiyye fıkhında ve kelâmda imâmdı. Haccedip Nebî (s.a.v)’in kabrini ziyâret etmişti. Beldesi doğunun en uzağındaki Horasan’ın Rey şehri olduğu halde Irak’a geldi,Şam’ı, Hicaz’ı ve Mağrib ülkelerini dolaştı. Râvi ve şeyhleri gördü. Zamanının üstatlarından üç bin altı yüz kişiye hadis okudu. Ömrünün sonunda hadis öğrenmek için İsfehan’a yöneldi. Şöyle derdi:

“Hadis öğrenip yazmayan kimse İslâmın tadına varamaz. ’ Şöyle methedilmektedir:

“O kendi gibisine şâhid olmadı. Bu güzel hasletlerle bera­ber o zâhid, müttâkî, tahammüllü, müçtehid, devamlı oruçlu, kanaatkar ve halinden razıydı. Yetmiş dört yaşına geldiği halde elini bir insanın tasma uzatmamıştı. Yine gerek hazarda ve ge­rekse seferde hiçbir kimseye yardım veya minnet borcu olma­mıştır. Uzun ömrü boyunca topladığı kitapları müslümanlara vakıf olarak bıraktı. Zamanının târihi, selef ve halefin mirasıydı. Pek çok kitap tasnif etti. Hiç evlenmeden öldü. Ayrılıktan sonra ehline koşan biri gibi ya da mülküne kavuşan melikler gibi mütebessim bir şekilde hakka yürüdü. Doğduğu yer olan Rey de vefat etti.”

…………….

 

İLİM YOLCUSU BİR ÇOCUK

Üstad, imam, zâhid, hayra düşkün, sûfî, şeyhü’l-islâm, isnadda zamanının önde geleni, Ebû’l-Vakt es-Siczî ile ilgili olarak da Zehebî şuna yer vermektedir(25):

“457 yılında dünyaya geldi ve 465 yılında yedi yaşındayken hadis almaya başladı. Ebû’l-Hasen Abdurrahmân b. Muhammed ed-Dâvudî’den “Sahih”i, Dârimî’nin kitabını ve Buşanc’ta “Müntehabu Müsned-i Abd b. Humeyd”’ adlı kitabı dinledi. Zama­nının büyük muhaddislerinin pek çoğundan da hadis aldı.

Horasan, Isfahan, Kirman, Hemedân ve Bağdat’ta hadis rivayet etti. Pek çok talebesi oldu. Rivayet ettiği hadisler meş­hur oldu ve şöhreti de her yere yayıldı. Sened ‘âli isnâd’la’ kendisine ulaşmıştır. İ. Asâkir, Sem’ânî, İbn El-Cevzî, Yûsuf b. Ahmed eş-Şîrâzî -ki onun için Kirmân’a yolculuk yaptı-, Süfyân b. İbrâhîm b. Mende, Ebû Zer Süheyl b. Muhammed el Buşâncî ve daha sayılamayacak kadar kişi kendisinden hadis aldı.

 

Zekiyyûddin el-Birzâli hakkında şöyle demektedir:

“Ebû’l-Vakt, Irak’ı, Huzistan’ı dolaşmış ve Herât, Mâlîn, Bûşanc, Kirman, Yezd, Isfahan, Kere, İran ve Hemedân’da hadis rivâyet etmiştir. Hadis hafızları, vezirler önünde diz çökmüştür. Beraberinde asıl nüshalardan rivayet ettiği kitapları ve cüzleri vardı. Haddi hesabı yapılamayacak kadar kimse ondan hadis aldı.”

Öğrencisi Sem’âni demektedir ki:

“O, sâlih bir şeyhtir. Üslûp ve ahlâkı güzel, cana yakın, müte­vazı, halim selim ve ağır başlı bir kişidir. Bûşanc’ta imam Abdul­lah el-Ensârî’nin sohbetinden memnunluk duydu ve bir müddet ona hizmet etti. Irak’a, Hûzistan’a ve Basra’ya yolculuk yaptı ve bana anlattığına göre Bistâmî’nin ribatına misafir oldu. Hirât ve Mâlîn’de kendisinden hadis aldım. Hadis okumakta sabırlıydı ve hadis rivayet etmeyi seviyordu. “Sahihi, “Müsnedü Abd b. Humeyd”i ve “Dârimî Süneni”ni birkaç oturumda rivayet etmiştir.

Yine öğrencisi İbn Cevzî der ki:

“Hadis kıraatında sabırlıydı. Ayrıca selef gibi çok zikredip teheccüd kılan ve çok ağlayan salih bir zattı.”

Bir başka öğrencisi Yusuf b. Ahmed eş-Şîrâzâ de eseri “Er- ba’înü’l-Büldân” da şöyle demektedir:

“Tüm ehli hadisin kendisine gittiği kişi ve asrının hadisçisi, Ebü’I-Vakr’e yolculuk yaptığımda Kirman illerinin sonuncusun­da Allah kendisine ulaşmamı takdir etti. O’nu öpüp selâm ver­dim ve önüne oturdum. Bana:

‘’Seni buraya getiren şey nedir?” diye sorunca:

‘’Amacım sana gelmekti. Allah’tan sonra güvenim sanadır. Senin rivayet ettiğin hadislerden bana ulaşanların bir kısmını yazmıştım. Nefeslerinin bereketine yetişmek ve âli isnadını elde etmek için koşarak sana geldim.”

Bunun üzerine bana:

“-Allah seni ve bizi rızasına muvaffak etsin. Sayımızı onun rızası için kılsın. Niyetimizi ona yöneltsin. Sen beni hakkıyla bilmeseydin bana selâm vermez ve önüme diz çökmezdin” dedi ve sonra uzunca ağladı ve huzurunda olanları da ağlattı. Ardın­dan devamla şunları söyledi:

“-Allahım, bizim kusurlarımızı en güzel şekilde ört ve bizden razı olacağın şeyleri nasip eyle. Ey oğlum, biliyorsun ki, babam­la beraber Bûşanç’ta bulunan Dâvudî’ye aynı şekilde yürüye­rek “sahîh”i dinlemek üzere yolculuk yaptık. On yaşından daha küçüktüm ki babam ellerime iki adet taş koyuyor ve taşımamı söylüyordu. Ben de babamın kızmasından korkarak o taşlan el­lerimde tutmaya çalışıyordum. O bana dikkatle bakarken ben de yürüyordum. Yorulduğumu görünce taşlardan bir tanesini atmamı söylüyor, ben de öyle yapıyor ve yüküm hafifliyordu. Bundan sonra tekrar bende yorgunluk belirdiğinde bana yine:

“-Yoruldun mu?” diye soruyor ondan çekinerek:

“-Hayır” deyince:

“-O halde niye ağır yürüyorsun?” diyordu. Bunun üzerine ben de önünde bir saat daha seri şekilde yürüyordum ve sonun­da güçten düşüyordum. Ardından diğer taşı da alıp atıyordu. İyice bitkin bir hale geldiğimde beni alıyor ve sırtlanıyordu.(26)

Yolda çiftçilerle ve diğer bazı kişilerle karşılaştığımızda babama;

‘’-Ey Üstad İsa,bu çocuğu bize ver, hem onu ve hem de seni götürelim” diyorlardı. Babam da:

‘’-Maazallah,Resulullah’ın  hadisini öğrenmek için bineklemi gideceğiz.Bilakis yürüyeceğiz. Dayanamadığında Resûlûllahın hadisine hürmet göstermek ve  bunun sevabını kazanmak ümidiyle onu omzuma bindirdim.’’ dedi. Bu ve bunun dışındaki kitaplardan istifade etmiş olmam, işte babamın bu hüsn-ü niyetinin bir semeresidir. Benden başka emsallerimden bir kimse de kalmadı. Nitekim çeşitli beldelerden grup grup insanlar bana gelmekteler.

Sonra arkadaşımız Abdu’l-Bâkî b. Abdü’l-Cebbâr el-Herevî-ye bana tatlı ikrâm etmesi için işaret edince dedim ki:

“-Ey efendim! Ebû’l-Cehm’in cüz’ünü kıraat etmem bana tatlı yamekten daha iyidir.” Bunun üzerine tebessüm etti ve:

“-Gelince taâm, gider kelâm” diyerek bir tabak tatlı ikram a    etti. Tatlıyı yeyince cüz’ü çıkardım. Ondan da aslını isteyince getirdi, cüz’ü okudum ve buna sevindim. Allah, “sahîh”i ve başka hadisleri defalarca dinlemeyi bana nasip etti. 553 senesinin Zillka’de ayının altısında Çarşamba günü Bağdat’ta vefat edinceye kadar onun sohbet ve hizmetinde bulundum. Kendisini Şûniziy-ye’ye defnettik. Bana:

“-Beni Şûniziyye’de üstatlarımızın ayaklarının ucuna defne­din.” demişti.

Ölüm vakti geldiğinde onu göğsüme dayadım. Bütün ben­liğiyle kendisini zikre vermişti. Sûfî Muhammed b. Kâsım yanına girdi ve eğilerek:

“-Efendim! Nebî (s.a.v) buyurdu ki:

“Kimin son sözü lâ ilâhe illellah olursa cennete girer.” deyince ona doğru dönerek:

“Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve ihsanda bulunulanlardan eylediğini bilseydi”(Yasin,26-27) ayetini okudu. Muhammed b. Kasım ve huzurunda bulunanlar hayrete düştüler. Okumaya devam etti ve tam sureyi bitirmişti ki:

“Allah, Allah, Allah” dedi. Seccadesi üzerinde otururken vefat etmişti. Rahimehullah.”

 

HADİS TALEBELERİNİN FAZİLETLERİ

Onlar hayatlarını pâk sünnetin hizmetine harcayan ve cim­rilik yapmayan imrenilecek insanlar. Yine onlar yeryüzünün büyük meliklerinin sıfatlarıyla vasıflanmayı, özelliklerine bürünmeyi, makamlarına ve eşiklerine oturmayı arzuladığı kişiler. Ebû Abdullah el-Hâkim en-Neysâbûrî, ashâb-ı hadis ve talebelerin faziletini zikrederken onlar hakkında şunları söyler:

“Onlar sâlihlerin yoluna sülük etmiş, geçmiş selefin izine tabi olmuş, ehl-i bid’atı ve muhalifleri Resûlullah’ın (s.a.v) sün­netleriyle mâlûb etmiş bir topluluktur.”

Çölleri ve susuz yollan katetmeyi zevk safa içinde yaşamaya tercih ettiler. İlim ehline ve hadis ilmine yakın olduklarında yolculuklardaki sıkıntıları nimet bildiler. Hadis ve rivayetlerin cem’ edildiği yerde eski elbiseye ve biraz ekmek kırıntısına kani oldu­lar. Mescitleri ev, sütunlarını dayanak, hasırlarını yatak yaptılar. Dünyayı bütünüyle arkalarına atarak yazılarını aş, semâ ve riva­yeti sohbet, müzakereyi istirâhat, mürekkeplerini misk, gece­lerini gündüz, közlerini ziyâ, taşları yastık bildiler.

 

Âlî-isnâdın olduğu yerde karşılaşılan tüm zorluklar onlar için rahatlıktı. İstediklerine ulaşamamalarının yanında rahatlık da onlar için sıkıntıydı! Akılları sünnetin hazzıyla dolup taşmış­tı. Gönülleri de herhallerine tam bir rıza içindeydi. Sünneti öğ­renmek onların mutluluğu, ilim meclisleri neşeleri, ehl -i sünnet bütünüyle kardeşleri, inkârcılar ve ehli bid’at da tamamıyla düşmanlarıydı.

****************

 

Hasen Abdurrahmân Râmehurmizî, günümüzdeki ulema ve ilim talipleri için ciddî ibretler bulunduğundan muhaddislerin hallerini kapsamlı kelimelerle vasfederek hadis tahsili için karşılaştıkları meşakkatleri, yorgunlukları, korku dolu ve tehlike­li seyahatlerini nakletmektedir.(27) Ayrıca o eserinde hicri ikinci asrın sonlarında vefat eden muhaddis, meşhur vaiz, vaazı aklı ve gönlü alıp götüren Mansur b. Ammâr el-Horasânî’ye ulaşan senediyle ve yine oğlu Süleym b. Mansûr b. Ammâr tankıyla rivayete yer vererek şunu demiştir:

Babam, bir mecliste Kur’an ehlini ve hadis ashabını vasfediyor ve şöyle diyordu:

“Nimeti bol bol veren, İslâmî bütün dinlere üstün kılan, ziyade ve noksandan onu koruyan, şeytanın hilesinden ve ehl-i küfrün ve sapmışların tahrifinden koruyan Allah’a hamdolsun.’’ Kuran hakkında uzunca kelâm ettikten sonra şöyle devam etti:

‘’Hadisi Kur’an’ın müfessiri, kavî sünneti seçerek başımızın tacı yapan ve onu öğrenip yazanları muvaffak kılan, onu koruyanlara bekçilerine güç veren, kendilerine kıraati ve tedris sevdiren, durumlarını ve yorgunluklarını, yolculuğu ve maksat­larını, malı ve nefisi fedâ etmeyi ve yolculuğun korkutucu tehli­kelerini onlara kolaylaştıran Allah’a hamdolsun.

Onlar, sâçları dağınık, elbiseleri eski, karınları aç, dudakları kuru, benizleri soluk, bedenleri bitkin halde, vadiden vadiye, beldeden beldeye ilim için yol alıyorlardı. Kendilerine bir gaye edinmişler, ilmi delil ve rehber kabul etmişlerdi. Yollarını ne açlık ve ne de susuzluk kesiyor ve yine ne yaz ne kış bu yolda onlara bıkkınlık veriyordu.

Basiretli akılları, keskin görüşleri ve hakkın şuurunda kalple­riyle rivayetlerin sahihini sakiminden, kuvvetlisini zayıfından ayı­rıyorlardı. Bu yüzdendir ki sen tahrifçilerin çarpıtmasından, mülhidlerin uydurmasından, yalancıların iftirasından güvende oldun.

Sen onları, yumuşak halılardan ve cezbeden yataklardan uzak kalarak, duyduklarım yazmak ve cemettiklerini tashih için kaim oldukları gecelerinde bir görseydin. Onları ancak uyku bastırıp uyutuyor, kalemler ellerinden düşüyor da korkuyla kendi­lerine geliyorlardı! Yorgunlukları bellerini büküyor, uykusuzluk akıllarını karıştırıyor, bedenlerini rahatlatmak için uzanıyorlardı.Uykularını kaçırmak için yattıkları yeri değiştiriyorlar, elleriyle gözlerini oğuşturuyorlar sonra da büyük bir arzu ve istekle yeni­den yazmaya koyuluyorlardı. İşte o zaman sen, onların İslâm’ın i ye her şeyi bilen ve malik olan Allah’ın (c.c.) bekçileri olduğunu iyi anlardın.

Arzu ettikleri hedeflerin bir kısmına ulaştıklarında, diyarlarına niyet ediyorlar, mescitlerin müdavimi oluyorlardı. Halim-selim bir şekilde itaat elbisesini giyerek meclislerini imar ediyorlardı. Yeryüzünde alçak gönüllülükle yürüyorlar, hiçbir komşusuna eziyet etmiyorlar, bir ayıp iş yapmıyorlar ancak biri dinde saptığında veya yoldan çıktığında İslâm’ın temellerini savunmak için aslan kesiliyorlar ve dinin şiarlarını müdafa ediyorlardı. Bu konuda bundan başka kelâm etmek sözü uzatır.”

 

İLİM İÇİN SEYAHAT EDENLER HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

İlim için yolculuğa çıkanlar ve seyyahlarla ilgili olarak bu bo­lümde pek çok haber geçti. Sonraki bölümlerde de onlarla ilgi aynı şekilde pek çok haber gelecektir. Rihlenin önceki âlimlerin gönlünde ilmi birikimi artırmak, bilgiye giden yolu açmak, ge­nişletmek ve ilimde derinleşmek için temel bir amaç olduğunu bilmen güzel olacaktır. Ya bedenen zayıf olanlar ya çok çocuğu olanlar yahut meteliği bile olmayanlar veya da ana babasının hakkına riayet edenler ancak rihleden geri kalmışlardır.

İşte onlar rihleyi âlimin güvenilirliğinin bir delili saydıktan için şu meşhur sözü söylediler:

“Rihle yapmayanın ilmine güvenilmez.” Geçmişte Yahya b. Maîn şöyle demiştir:

“Dört kimse var ki, onlardan bir hayır ve fayda göremezsin, üçünü saydı ve dördüncü olarak şunu dedi: Hadis öğrenmek için rihle yapmayıp da beldesinde katarak okuyup yazan kim­se.”(28)

 

Bu yüzden Hâfiz b. Salâh der ki:

 

“Talebe, beldesindeki en üst düzeydeki bilgileri ve mühim şeyleri aldıktan sonra başka bir yere yolculuk etsin.” Evet; ifade­nin emir sîğasıyla “yolculuk etsin” şeklinde gelmesi şahsi kabili­yetlerin oluşmasında, ilmi idrakin gelişmesinde, düşünce ufku­nun genişlemesinde ve akıl ve bilgi düzeyi farklı farklı kişilerden yararlanmada rihlenin faydalı tesirleri olmasındandır. İşte onlar bundan dolayıdır ki, ilim ve tahsil yoluna giren için rihleyi za­rurî bir ihtiyaç konumunda görmüşler ve onu âlimi güvenilir saymak ve ilmine de güven duymak için bir şart olarak kabul etmişlerdir.

 

Böylece ilim öğrenmek, âlimlerle görüşmek, onların ilimle­rini yakından tetkik etmek ve bizzat kendilerine müracaat ede­rek birikimlerinden istifade etmek için, aileden, çocuktan, eşten ve vatandan ayrı kalan bu ilim yolcularının yıllarını atan ve çok geniş sahalara uzanan uzun yolculuklar ortaya çıktı.

 

Şüphesiz bu rihleler geçmiş ulema nezdinde ilmî hayatın temel bir parçası oldu. Bütün ilim dallarından âlimler hep rihlede bulundu. Müfessir, muhaddis, fakih, usulcü, lügatçı, nahivci, edip, tarihçi, zâhid, âbid, genç, yaşlı, büyük, küçük ve bebek! Hepsi bu yolculuğa çıktı. Pek çok büyük âlimin hayatında gördüğün üzere, hem kendileri rihlede bulundular ve hem de yanlarında dört yaşın altında ya da daha üstündeki küçük çocukları da yolculuklarında götürdüler. Zikri geçen Ebû Sa’d es-Sem’âni onlardan biridir.

 

İlim yolcuları seferlerinde zorluk ve güçlüklerle, sayılama­yacak büyük sıkıntı ve belâlarla karşılaşmışlardır. Bunlardan bazıları kayda geçirildi ve bazıları da yazıya geçirilmeden gitti. Onların rihleleriyle ilgili biyografi kitaplarında yer alan haberler yaşananların sadece bir kısmıdır, hepsi değil.

 

Rihle, kimilerinin ömründen iki, dört, beş, on yılını alıyordu. Çoğunun da ömrünün yirmi, otuz, ya da kırk yılını aldı. Daha önce geçtiği gibi İmam Ebû Abdullah b. Mende gibi bazısının ömrünün kırk beş senesini almıştı.

Onların çıktığı bu rihleler hakkında iyice düşünen kimse -ki bildiğimiz gibi onlar fakir, geçim sıkıntısı çeken ve sefer vasıtası bulmakta zorlanan kimselerdi- sabır ve tahammülde gayretlerini idrak eder. İlmin onların yanındaki ve kalplerindeki kıymetini  bilir. Zira ilim tahsilinde onların binekleri zorluk ve tevâzu idi. Çölleri ve susuz arazileri kat ettiler. İlim için tehlikeli yollarda ve denizlerde gittiler. Çetin zorluklar ve ürkütücü şeylerle karşılaş­tılar. Şüphesiz Allah bunu çok iyi bilmektedir. İleride geleceği üzere

Ebû Hatim er-Râzî’nin kısssası sana bu konuda yeter.

 

Şüphesiz bu rihleler gerçekte onlar için ders içinde ders oldu. Onları halden hale çevirdi, gönüllerini pırıl pırıl etti, ilmin kıymetini ve değerini öğretti ve ilim tahsil etmenin haz ve lezze­tini hissettirdi. Bu yüzden iyice ilim tahsiline daldılar, gece gün­düz ilinde meşgul oldular ve ilim aşkıyla yanıp tutuştular. Onun dışındakilerden, aileden, zevceden, çocuktan ve vatandan alâ­kalarını kestiler. Böyle insanların saygı ve sevgiyle kendilerine hürmet gösterdiği, itibarları,iyilikleri, ilim ve faziletlerinin çok- basiretleri ve büyük faydaları sebebiyle etraflarını sardığı birer otorite, imam ve lider durumuna geldiler.

 

Sahibinin ömrünün on yılını, yirmi yılını, otuz yılını veya bundan daha çok ya da azını alan bu rihlelerin hepsi, ilim tahsili, ulema ile görüşmek, meclislerine gelip derslerini dinle­mek ve onlardan istifade etmek, münakaşa ve muhakemelerin­den aydınlanmak içindi. Bunların başında bir de genel olarak rihleye çıkacak kişinin beldesinde on seneden az olmayacak bir süre tahsil yapması söz konusuydu. Şer’i ilimlerde, Arapça ve diğer İslâmî ilimlerin her birinde mahir imamları ortaya çıkaran gerçek işte budur.

-Allah yardımcın olsun-, seyyah talebeleri uzun yıllar içinde olgunlaştıran bu rihlelerin ortaya çıkardığı eğitim ile bugünkü üniversite öğrencilerimizin eğitimini sen kıyasla! Üniversitelerde dört yıl, çoğunluğu da hocanın huzuruna gelip de ilmi bizzat duymadan, münakaşa etmeden ve kanaate varmadan ferdî ve hatalı okuyorlar. Ne bir ahlâki etkileşim, ne bir hatanın düzeltil­mesi ve ne de mesleklerine göre ayrım yapma söz konusu. El­lerindeki muhtasar notlardan soru çıkması muhtemel bahisleri topluyor sonra bu notları özetlemeye ve ardından da bazı öğret­menlere yaptıkları yağcılık ve iltifatlarla, okunanlardan önemsiz buldukları bahisleri çıkarmaya çalışıyorlar. Kendilerine ancak zarar verdiği halde bazı öğretmenlerin yanında onları mutlu eden şeyi buluyorlar. Buna da çok seviniyorlar!

‘Bundan sonra, boş dağarcıklarına rağmen büyük ünvanlarla yükseliyorlar, geniş propaganda yapıyorlar. Kuru ve kısır görüşleriyle asil ulemayı bilgisiz buluyorlar. İlim ve fehimleriyle ¡uygunluk arzeden şaz görüşleri destekliyorlar. Yerleşik kaideleri ve İlmî gelenekten gelen sağlam usulleri münakaşa ediyorlar. Ne ilmin ve ulemanın makamına oturuyorlar ve ne de geçmiş ulema nezdindeki tahsil idrakinin tadına varıyorlar! Fakat kendilerine bakılırsa, öncekilerden daha bilgililer!!

 

Bugünkü ilmi duruma bakan; üniversitelerin çoğalarak arttığına,ancak ilimde ve ilim ehlinin artışında azalmaya, anlayış ve kavramaya, ilimle âmil olmada büyük bir noksanlığa şahit olur. Bu musibetlerin en kötüsüdür! Allah’tan, İslâm beldelerinde ta’lim işleriyle ilgilenen kişilere basiretli davranmaları,kök salıp müzminleşmeden ve telâfisi imkânsız hâle gelmeden önce bu tehlikeyi engellemeleri için kendilerine mesuliyetlerini ilham etmesini niyaz ediyorum. …

 

 

Gelen arama terimleri:

  • alimlerin ilim seyahatleri
  • buyuk alimlerin zorluklari
  • ilim öğrenirken çile ve sıkıntılara nasıl katlanabiliriz
  • ilim tahsilinde çile ve sıkıntılara nasıl katlanabiliriz
  • ilim tahsilinde zorluk

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*