Alem Hakîkat-i Muhammediyye’nin Yansımasıdır

Alem Hakîkat-i Muhammediyye’nin Yansımasıdır

Sûfîler, anlatabildikleri kadarıyla, tecelliyatın kendisinden neş’et ettiği yani Hakk’ın umûr-ı dünyeviyyeye yönelik kısmı olan o Logos’a “Muhammedi Hakikat” demişlerdir. Hakîkat-i Muham- mediyye kavramı bedenlenmiş, Mekke’de doğmuş, Medine de vefat etmiş, Abdullah’ın oğlu, Âmine’den doğma Hazret-i Muhammed dediğimiz o şahs-ı mücessemin hakikatidir. Bu hakikat yara­tılmamış olması hasebiyle, zaman zaman Hazret-i Muhammed le hakîkat-i Muhammediyye arasında anlatımda farklılıklar olur. Şöyle söyleyelim: Bütün peygamberler, Hazret-i Muhammed de içlerinde olmak üzere, hakîkat-i Muhammediyye’nin yansımasıdırlar. Hakîkat-i Muhammediyye ile Hazret-i Muhammed arasında miraç hadisesi vukû bulmuştur. Hazret-i Muhammed(sav), kendi hakikatine miracda ermiştir.

Sûfîlere göre âlem, hakîkat-i Muhammediyye’nin yansıma­sıdır, demiştik. Buna siz âlemin ruhu da diyebilir veya değişik adlar verebilirsiniz. Bundan dolayı sûfîler der ki: İnsanlık, daha genel anlamıyla bütün mahlûkat iki kategoriye ayrılır. Bir tanesine ümmet-i davet denir, bir tanesine ümmet-i icâbet denir. Ümmet, topluluk demektir. Davet topluluğu şudur: İster mü’min, ister kafir ister Putperest, ister Türk, ister Arap, ister İngiliz olsun,

bütün yaratılan şeyler, nesneler kozmik anlamda bu ilk yara­tılanın yansımasıdır. Her şey ondan çıktığı için yaratılmış her şey hakîkat-i Muhammediyye’nin kozmik genlerini taşır. Bütün âlemde bu hakikatin parçacıkları vardır, o her şeyin atomlarma kadar sirayet etmiştir. Sûfîler der ki: Yeryüzünün tamamında hakîkat-i Muhammedi’nin kokusu, rengi vardır. Bu gözle ba­kıldığı zaman bütün kâinat Muhammedi’dir. Bütün insanlık Muhammedi’dir. İster Müslüman, ister kâfir, ister Hristiyan ol­sun, hepsi Muhammedi’dir. Hepsi Muhammed’in çocuklarıdır; sallallahu aleyhi ve sellem. Bunlara ümmet-i davet denir.

Ancak bunların içerisinde bir grup vardır ki fıtratlarında, zâti olarak kendi cevherlerinde yer alan bu hakîkat-i Muhammediyye’nin parçacıklarını dünya hayatlarında yaşarken Hakk’a olan iman basamaklarında, şeriat-i Muhammediyye’yi de zâhirde kabul etmek suretiyle itiraf ettiklerinde zâhirleri de bâtınlarına uymuş olduğundan, zâhirleri de bâtınlarının davetine icabet etmiş ola­cağından, Muhammedi olan kişi böylece zâhirde ümmet-i icâbet haline gelir. Yani iç daveti fıtrata cevap vererek “Amentü bike ya Resûlallah, fedake ebî ve ümmîya Resûlallah! Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah veya dahîlek ya Resûlallah/” gibi ona teslimiyeti, bağlılığı, imanı ifade eden ifade biçimleriyle bu niyetini izhar eden kişi, aslında kendi içindeki fıtrata iman etmiştir. Bu açıdan, bunun aslında bir sağlamasını da yapmamız mümkündür. Bunu nasıl yapabiliriz?

 

Nübüvvetin Ortak Adıdır Muhammediyye

Bütün peygamberler, hakîkat-i Muhammediyye’den neş’et ettikleri için her bir peygamber Hazret-i Muhammed’in bir yö­nünün izhar edicisi olmuştur. Bundan dolayı nasıl Allah ismi, lafza-yı Celâl, Hakk’ın diğer isimlerine câmi ise, bütün isimlerini kuşatıyorsa, Allah’ın her bir ismi o lafza-yı Celâl içerisinde ihata ediliyorsa aynı şekilde Muhammed ismi de -sallallahu aleyhi vesellem İsa, Mûsâ, İbrahim, Üzeyir, Âdem aleyhimüsselâm ve diğer bütün peygamberlerde mânen mündemiçtir. Dolayısıyla Hazret-i Muhammed adeta bütün peygamberlerin toplamıdır, bütün peygamberlerin ortak adıdır. Belki de buna bir müessese adı diyebilirsiniz. Peygamberliğin adıdır Muhammediyyet. Nü­büvvetin ortak adıdır Muhammediyyet. Ondan dolayı her nebi, aslında o nübüvvet nurunun bir veçhesini yansıtmıştır hayatında. Bunu, dinler tarihine baktığımız zaman çok iyi görürüz.

Her bir nebide aşağı yukarı bazı özellikler öne çıkmıştır. Ama Hazret-i Muhammed(a.s) Efendimize baktığımız zaman, bütün nebilerin özelliklerini buluruz. İsa’nın şefkati de var, Mûsâ’nın celâli de. Kılıç da var, teşbih de. Ümmîlik de var, yüksek ilim de. Fakr da var zenginlik de. Bundan dolayı Hazret-i Muhammed’in mane­viyatı, insan fıtratında yerleşik olan bütün özellikleri kuşatabilen bir yöne sahip. Evlilik de var, çocuk sahibi olmak da, bir odaya kapanıp inzivaya çekilmek de. Yemek yemek de var, peş peşe savm-ı Dâvûd tutmak da. Tek başına yapılan ibadetler de var, topluca yapılan ibadetler de. Siyaset var, ekonomi var ama bunun yanında güçlü bir maneviyat da var. Cemaat de var, uzlet de. Fakat bir manastırda, tek başına icra edilen bir uzlet yok.

Sadece top­lumsallık, toplumsallığın ferdi ezdiği, öldürdüğü bir din anlayışı da yok. Bugün din temelli bazı teorilerin ileri sürdüğü gibi dini sadece sosyo-politik bir teoriye indirgeme anlayışı da yok. Diğer taraftan güçlü bir maneviyat var fakat toplumsal sorumluluk da var. Güçlü bir sanata zemin hazırlayacak malzemeler de var. Do­layısıyla hakîkat-i Muhammediyye’nin tecellisi bütün insanlıkta var olmasından dolayıdır ki bir insanın Müslüman oluşunda daha doğrusu Muhammedi oluşunda bir tür fıtratının sesine cevap verme, icabet etme gibi bir yaklaşım söz konusudur. Bunun için hakîkat-i Muhammediyye yönüyle Hazret-i Muhammedi tanı­yanlar, o şekilde ihtida edenler -Martin Lings gibi, Rene Guanon gibi- hep şunu itiraf etmişlerdir: “Biz aslında fıtratımızın sesine kulak verdik.” Yani Muhammedi olmakla biz dönmedik, kendi içimizi keşfettik.

Mahmud Erol Kılıç – Tasavvuf Düşüncesi

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*