Aklın Görevi ve Kullanımı

A. Aklın Görevi

Vurgulayarak ifade etmek gerekir ki İslâm dini, aklı egemenliği altına alan, düşünceyi ezerek insan mantığını köleleştiren bir din değildir.234 Meseleye, aklı dinin önünde bir konuma getirmek açısından bakılacak olursa, Allah’ın ve Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetki alanında olan konularda aklı kullanmak yasaklanmıştır.235

Akıl ile ispat edilebilir mânâsıyla iman meselelerinde akla başvurulmaz, çünkü şeriat bakımından şer’i işlerde akla güvenilmez.236 Kur’ân’ın akla önem vermesi vahyi ihmal mânâsına gelmez. Şeriat,Resûl’ün dili ile olur. “Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz”237 âyeti burada zikredilebilir. Ayrıca Kur’ân, ihtilaflı konuların Allah’a ve Resûlü’ne arz edilmesini emreder. “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûl’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir”238 gibi âyetler bu konuya işaret eder ve Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdi mi artık tercih hakkı yoktur.239 Ayrıca verilen hükmün akla ve mantığa aykırı olduğu iddia edilemez.240Aklın, teşride bir hareket hakkı olduğunu iddia eden fırkalar, Allah’ın dininde olmayanı uydurmuş olmaktadırlar.241

Buna göre aklın belli başlı görevlerini tespit etmek mümkündür. Din meselelerinde aklın işi, kumanda karakteri taşır, vazifesi de kolayca ve felsefî tevillere (hilelere)başvurmadan kabullenip, yüklenebileceği şeylerin kendisine vazife olarak verilebileceğini bilmesidir.242

Aklın bir başka görevi ise naklin getirdiği kevnî ve içtimâi gerçekleri harekete geçiren ölçüleri ortaya çıkarmaktır.243 Bilindiği gibi naklî ilimler (din), ancak onu va’z edenden nakil ve rivâyet etmek suretiyle öğrenilir. Dolayısıyla bu ilimlerin esas ve usûlleri öğrenilirken akla dayanılmaz, ancak meselelerin dal ve budaklarını asıllara bağlamak hususunda aklın yardımına başvurulur. Cereyan eden hâdiselerle ilgili olan hükümler için şeriatı va’z edenden nakil ve rivâyet edilen haberlere (âyet ve hadîslere) başvurulur.

Naklî olan ilimlerin her birinin temel ve dayanağı, Kur’ân, hadîs ve sünnetlerden ibaret olan şer’i delillerdir. Hâdiseler, âyet ve hadîslerdeki hüküm ve kaidelerle mukayese edilerek kıyas yoluyla halledilir.244

Buna göre akıl; re’y ve istinbat yapacaktır ve bu nefsin hevasına uymak değildir. Akıl, vahyin ışığında ilerlemelidir.245 Aklın alanı vardır. Onun özgürlüğü, kendisine özgü alanda becerisini ortaya koyabilmededir. Ne kendi sınırlarını aşan ve gayba taş atan bir akıl, ne de hevâ ve heveslerin zebunu olmuş bir akıl istenmektedir. Aksine alanını iyi bilen, vahiyce belirlenmiş hedefe insanları ulaştırabilecek her türlü faaliyeti gösteren bir akıl istenmektedir. Aklın görevi budur. Akıl üstü alanlarda kendini yormasına ne imkân ne de ihtiyaç vardır.246

İslam şeriatı, bilgi edinme yollarının (duyular, haber-i sadık, akıl) her birini kendi alanına tahsis etmektedir. Buna göre akıl yoluyla bilinebilecek şeylerde akıl, nakil ile bilinebilecek şeylerde haber-i sadık esastır. Bunlardan birinin diğerinin yerine ikamesine imkan ve gerek yoktur.247 Vahyin anlaşılması, yorumlanması akıl ile olacaktır. Bunlar birbirine rakip değildir, aksine birbirini tamamlarlar. Vahiy yol gösterir. Akıl, bu yolculuğu gerçekleştiren araçtır.248

Akıl, daha çok dünyaya ait diye algılanır. Fakat akıl, akıl dışı ve akıl üstü ile irtibat halindedir. Akıl dışı, akıl üstü, akla zıtlık akılla anlaşılır. Akıl, iki dünya arasında köprüdür. Din; akla, duyguya insanın bütün niteliklerine hitab eder.249 Akıl ve nas arasında bir çekişme varmış gibi takdim edilmeye çalışılsa da insan eli değmemiş, tahrife uğramamış Islâm dininde şer’î deliller, aklî prensiplere ters düşmez.

Haberler, insanın aklıyla idrâk edebileceği şeyleri getirir.250 Zira din insan içindir. Şer’î deliller, mükelleflerin akıllarınca kabul edilsinler diye getirilmişlerdir. Böylece insanlar onların gerekleriyle amel edeceklerdir. Deliller, akla ters düşseydi, onlarla amel etmek bir yana akıl, onları kabul dahi etmezdi. Deliller, akli prensiplere ters düşseydi, mükellef aklının almadığı bir şeyi tasdikle mükellef tutulmuş olurdu. Takat üstü bu yükümlülük ise bâtıldır. Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Akıl ortadan kalkınca yükümlülük de olmaz.251

Akıl,dinin esaslarının hayata geçirilmesi için gereklidir.Akıl, insanın yolunu şaşırmasına mâni olduğu gibi onu doğru yolda tutan bir yetenek olarak da özellik göstermektedir. Kur ân-ı Kerim’de birçok âyette, doğru yoldan sapmış kişiler akıllarını kullanmayanlar olarak tanıtılmaktadır.252 “Akıllı kişi nefsine hâkim olan,ölümden sonrası için çalışandır”253 hadisinde de aklın bu görevine işaret edilmektedir. Binaenaleyh aklın, insanı helalce götüren hevâyı engelleme vazifesi vardır. Cafer b. Muhammed’in “Kim aklına itaat ederse aklı onu korur ve irşad eder. Kim hevasına meylederse, hevâsı onu helale eder”254 sözü de aklın doğru yerde kullanımını anlatmaktadır.

Dinî meselelerde nakil öne alınır ve metbû kılınır; akıl ise geri alınır ve tabî kabul edilir. İnceleme ve neticeye varma sırasında akıl, ancak naklin müsaadesi ölçüsünde katkıda bulunur. Eğer aklın, naklin ötesine geçmesi caiz olursa o zaman naklin akıl için belirlemiş olduğu sınır anlamsız kalır. Oysa ki olması gereken;naklin, akla bir sınır belirlemiş olmasıdır. Aklın bu sınırı aşması caiz olunca, bu sınırın bir anlamı kalmaz. Böylesi bir durum ise şeriatte bâtıldır. Bâtıl bir neticeye götüren şey de bâtıldır.255

B-Aklın Kullanımı

Akılla ve dindeki yeri ile ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.Ancak dinin ilk uygulayıcıları olan sahâbîlerin -özellikle sünnet çerçevesinde- konuya bakışını incelemenin faydalı olacağı muhakkaktır. Onlar da her insan gibi akıllarını kullanıyorlardı. Ama akılları nass ile çatışmıyordu. Sahâbiler, bir konuda sünnet varsa sünnete uyup, Hz. Peygamber’in uygun gördüğünün veya tebliğ ettiğinin doğruluğuna inanıyorlardı. Sahâbiler arasında sünnete teslimiyetin önde gelen örneklerinden Abdullah b. Ömer, şöyle tanıtılmıştır:

“O, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine, âsârına, haline tâbi olurdu, buna özen gösterirdi, bu ihtimamından dolayı aklına zulmederdi (haksızlık ederdi).”256

Sahâbîler, akıllarını sünnete tâbi kıldıklarını bizzat kendileri açıklamaktadırlar. Hz. Ali “Eğer din akılla (re’y) olsaydı, ayağın altına meshetmek üstüne meshetmekten daha uygun olurdu. Halbuki Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) mestlerinin üstüne meshetti” demiştir.257 Başka bir rivâyette ise Hz. Ali, “Ben Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarının (mest) üzerini yıkarken görmeseydim, altının, üzerinden çok yıkanması gerektiği görüşünde olurdum”258 diyerek aklına önce bu durumun zıddının geldiğini belirtmiştir. Ancak Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz konusu ise o iş öyledir ve akü yürütme geçersizdir.

Bazı tasarruflarında sünnetin dışına çıktığı zan ve iddia edilen Hz.Ömer, aslında sünnete bağlılıkta kendi aklını ve samimi düşüncesini bir kenara koyan uygulamalarda bulunmuştur. Meselâ, Hacer-i Esved’i öperken “Vallahi seni öpüyorum, senin bir taş olduğunu,zarar ve fayda vermediğini de pekâlâ biliyorum. Eğer Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni öptüğünü görmüş olmasaydım, seni öpmezdim”259 diyerek akıl yürütmenin geçerli olmadığı bir saha bulunduğuna işaret etmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer, “Halanın durumu hayrete değer. Zîra vâris olamadığı halde kendisine vâris olunuyor”260 diyerek hikmetini bilmediği halde nassa itiraz etmemiş, re’y ve kıyas yoluna gitmemiştir.

Sahâbenin bu konudaki metodu ilk etapta akıl yürütmeden sünneti almaktır. Onlar, kendilerinden sonrakilere de aynı anlayışı vermeye çalışmışlar,261 bu suretle dine uygun yaklaşım tarzını göstermişlerdir.

Sahâbîler, bir meseleyi akılla değerlendirmenin her zaman isabetli sonuca götürmeyebileceğini Hz. Peygamber’den öğrenmişlerdi.Hz. Aişe, hicâb âyeti indikten sonra süt amcasının yanına girmesinin doğru olup olmadığını Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) sormuş. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O senin amcandır. Yanına girmesine izin ver” buyurunca Hz. Aişe, “Beni kadın emzirdi, erkek emzirmedi”diyerek akıl yürütmüş, ancak Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Eli toprak olası, o senin amcandır, yanına girsin” buyurmuştur.262

Sünnet karşısında kıyas, geçersiz olmuştur. Sahabîler de bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Onlar, sünnet varken kıyas yapılmasını tepkiyle karşılıyorlardı. Şureyh’e (v. 78/697) parmakların diyeti sorulduğunda o, her parmak için onar (deve) olduğunu söylemiş. Soru soran,serçe parmağıyla baş parmağın bir mi olduğunu söyleyince, Şureyh “Allah, Allah! Kulağınla elin bir mi? Çünkü kulağı saç, başlık ve sarık örter (yani koptuğu görülmez). Kulak için yarım diyet, el için de yarım diyet vardır. Yazıklar olsun sana! Muhakkak ki sünnet sizin kıyasınızı geçmiştir. Binaenaleyh (sünnete) uy, bid’at işleme! Zira sen “eser”e (yani Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabeden gelen esaslara) tutunduğun sürece sapıtmazsın” demiştir.263

Şureyh,burada önemli bir noktayı öğretmek istemiştir. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıkladığı konularda fikir yürütmek gereksizdir. Aksi halde bid’at işlenmiş olur. Nitekim şeriatte ihdâs sebeplerinden biri de akla hüsn-i zan beslemek olarak görülmüştür.264Sahabilerin anlayışını şöyle özetlemek mümkündür. Hz. Peygamber’in bir işi yapmış olmasını, başlı başına hikmet olarak kabul ediyorlardı. O’nun her yaptığında, her emrinde bir hikmet var diye düşünüyorlardı. Dolayısıyla emir ve yasakların illet ve hikmetini ille de araştırma ihtiyacı duymuyorlardı.

Bunun için sahabîler, sünnette tasarrufa gitmemişlerdir. Böylece sünnete kendi görüşlerinin karışmasını önlemişlerdir.265 Nitekim Abdullah b. Ömer, Kur’ân’da sefer namazını bulamadığını söyleyen bir kimseye “Bak, biz hiçbir şeyi bilmezken Allah, Muhammed’i bize peygamber olarak gönderdi. Bu sebeple biz, Muhammed’i neyi nasıl yaparken görmüşsek onu öylece yaparız” demiştir.266 Bu ifade,ibadetlerdeki hikmetleri kendi akıllarınca tayin edip akıllarına göre ibadetlerde değişiklik yapmaya kalkışacaklara yeterli bir cevaptır.267

Aklı, Nassın Önüne Almanın Zararları

İnsanoğlu, yetersizliğine rağmen aklına fazlasıyla güvenmiş ve yanılgıya düşmüştür. Aklın yanlış yerde kullanılmasına Kur’ân şöyle işaret eder: “Allah; ne kulağı yarılan ne salma bırakılan ne erkek-dişi ikizler doğuran, ne de on defa yavruladığı için yük vurulmayan hayvanların adanmasını emretmemiştir. Fakat kâfirler yalan yere Allah’a
iftira etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz.”268

Bu âyette, kendi akıllarına göre prensipler koyanların aslında akıllarının çalışmadığı açıkça belirtilmiş, aklı her şeyin önüne geçirenler ve dinî meselelerde sadece kendi aklına uyanlar yerilmiştir. Çünkü aklı bu biçimde kullanmanın bazı olumsuz sonuçları olacağı muhakkaktır.Meselâ; akıl, dine/şeriate tâbi olmazsa, geriye hevâ ve istekler kalır.269 Daha önce de geçtiği gibi ehl-i hevânın sünnete yaklaşımları açısından bakarsak onlar akıllarını şâri’ yaptıkları için Nebi’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen sahîh haberlere sû-i zân, kendi fâsid görüşlerine ise hüsn-i zan göstermişlerdir.270

Hevâyı tanrı edinmeye kadar varan bu anlayışın sebebi, aklın putlaşürılması ve insanın kendi kendisine yeterli olduğu inancının bir tezahüründen başka bir şey değildir.271Islâm âlimleri, aklın yanlış yerlerde kullanıldığında yol açacağı zararları önlemek için gayret göstermişlerdir. Meselâ, Ahmed b. Hanbel, aklı nakilden üstün tutan ve akâid meselelerini, dolayısıyla metafiziği akılda çözmeye çalışan bid’atçıların kullandığı metodu reddetmiştir.272 Çünkü bid’atçılar, aklı mücerred olarak hakem tutarlar.

Tahsîn ve takbîh (iyi ve kötü olanın belirlenmesi) konusunda şeriatle aklı ortak kılarlar. Bu suretle Kitab ve sünnete itiraz ederek savaş açmış olurlar. Naslarda teâruz ve ihtilâf var,naslar akla aykırı, ifadeler bozuk diye ehil olmadıkları halde bazı bahaneler ileri sürerler.273 Halbuki Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıkladığı konularda fikir yürütmek gereksizdir. Hevâ gibi akıl da bid’ata sebep olması yönüyle kınanmış olmaktadır. Çünkü sünnetin aksi bid’attir.

Mutezile’de olduğu gibi aklı her konuda bilgi kaynağı ve nakil karşısında hakem olarak görmek nasları sıkça tevile sebep olmuştur.274 Selef âlimlerine göre akılla nakil arasında bir çatışma olmadığı için nakli aklın verileri doğrultusunda değiştirmeye gerek yoktur.275 Çatışma olduğunu ileri sürenler, bu suretle nakli değiştirmekte ve kendi akıllarına uydurmaktadırlar. Ancak burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta bulunmaktadır:

Kimin aklına uyulacak, kimin aklı güvenilirdir, kimin aklı her zaman doğruyu bulur?Ümmetin gruplara ayrılması ve bölünmesi de her grubun kendi aklını beğenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum,şu hadiste haber verilmiştir: “Ey ashâbım, sizden sonra yaşayacak olanlar pek çok fikir ayrılıklarına şahit olacaklardır. Size benim yolumu ve halifelerimin yolunu tutmanızı tavsiye ederim. Din adına uydurulmuş bid’at işlerden salcının. Çünkü (din adına) sonradan uydurulmuş her yenilik bir bid’attır. Her bid’at de dalâlete sürükleyicidir. ”2 76

Temas edilmesi gereken bir başka nokta da akla sınırsız yetki tanınması halinde onun, tâbi olmayı değil metbu olmayı tercih edeceğidir. Bu sebeple aklın engel haline gelmemesi için aklı kendi sınırları içinde kalmaya razı etmek veya ona göre eğitmek gerekir. Her şeyi akılla çözmeye çalışan bir tavır isabetli değildir.Zira alda fazlasıyla güvenmek, insanı ilah konumuna getirmekle sonuçlanır.277

Aklı kullanmaktan öte bir tavır olan aklileşme,278 din ile dünya ayırımı düşüncesini doğurmuş ve iman ile aklı karşı karşıya getirmiştir. Buna göre iman; meçhul, karanlık bir alana aittir. Akıl;belirli ve aydınlık bir alandır. Din, gerilik sebebidir. Çünkü iman,akıldan geridedir. Akla göre din; iptidai, psikolojik bir tavırdır.279

Bütün bunlardan sonra şöyle bir sonuca gidilebilir:

Bilgi kaynağı olması açısından bakıldığında vahiy, diğerlerinden önceliklidir. İbn Sina, konuyu felsefe ile ilgilendirdikten sonra şunları söylemiştir: Dînî ve vahyî bilgiler için kesinlik söz konusudur. Vahyî bilgi getiren Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlık mertebeleri içerisinde en üst kemali ifade eden nübüvvet makamında bulunmaktadır ve ondaki yüksek derecedeki sezgi (hads) yeteneği onun faal akılla mükemmel bir ittisal kurmasını sağlayarak doğrudan bilgi almasını temin etmektedir. O halde Allah Teâlâ’dan peygamberin kalbine feyezan eden vahyî bilginin kesin olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Allah Teâlâ’dan yanlış bir bilginin gelmesi söz konusu olamaz.280 Konuyu sünnetle ilgilendirerek açıklamaya devam edersek şunu söyleyebiliriz. Sünnet, birçok özelliğinin yanı sıra Hz. Peygamber’in aklını da temsil etmektedir.

Sünnete uyan Nebevî akla uymuş olmaktadır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), saf İslâm aklını temsil eder. Yanlışsız ve eksiksiz İslâmî zihniyet ve dünya görüşü sadece Resûlullah’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçekleşmiştir.

Onun için Hz. Peygamber’in teşri’ hakkı vardır. Diğer insanların ise ictihâd haklcı vardır. Müslümanlar, içtihadlarında âyet ve hadisleri esas alırlarsa isâbet ederler. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) örnek alındığında, İslâm’a uygun zihniyet
ve dünya görüşüne, yaşayışına ulaşılır, gide gide Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlayışına varılır. Sünnete uyan Nebevî akla uymuş olmaktadır.

Akılla ilgili problemlerin doğuşunun, nasların hikmetlerini bilmemekten kaynaklanan bir yönü bulunmaktadır. Oysa sünnet, sâbit bulunan şer’î bir hükmün ifâsını, o hükmün içermiş olduğu maslahatı bilmeye bağlanmasının helâl olmayacağım da ortaya koymuştur. Çünkü insanlardan pek çoğunun aklı, hükümlerin içermiş olduğu maslahatların pek çoğunu yalnız başına kavrayabilecek düzeyde değildir. Bu yüzden Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), akıldan daha güvenilir olduğunu göz önüne almak gerekir.281Diğer yandan peygamberlerin insanların en akıllıları olduğundan282 da burada söz edilebilir.

Şer’î ilimler İlâhi olan nurlardan istifade ettiği için şeriat sahibinin yani Hz.Peygamber’in delil ve bilgisinin ihatası, alda dayanan delil ve incelemeden çok geniştir. Vahyî bilgi aklî bilgiden üstündür. Çünkü veciz, açık-seçik, kapsamlı ve kestirmedir. Dolayısıyla dinin getirdiği delil ve bilgiler, zayıf olan nazarî delillerden üstün ve onları ihata etmiş olduğu için nazarî deliller çerçevesi içine girmez.283

Akıl, din için muhatap kabul edilmiş ama “çerçeve” kabul edilmemiştir. Dinin emir ve yasaklarının doğru ve uygulanabilir olduğuna inanmak akıllı olmanın bir sonucudur. Akıl ne kadar iyi kullanılırsa kullanılsın âyet ve hadîse itibar etmeden İslâmî bir çizgiye ulaşılamaz. Varılan netice İslâm dışı olmuş olur. Müslüman aklı, gayr-i müslim aklı diye bir ayırımın varlığından söz etmek gerekmektedir.

Dinle ilgili konularda bu gerçek gözardı edilmemelidir. Meselâ, moderniteye ait verilerle dînî ilke,kavram ve düşünceleri test etmek, konuya, müslüman aklı ile yaklaşım değildir.Burada beşerî olan (akıl, bilim vs. modernizme özgü ölçütler),ilahi olanın üzerinde bir yetkidir.284

Müslüman’ın görevi Allah’ın ihsanı olan İlâhi ilimleri, kendi idrak ve bilgisine tercih etmektir.Bu İlâhi bilgilerle aklî deliller birbirine uymaz gibi göründüğünde İlâhî olanın doğruluğundan şüphe etmemek gerekir.285

Naklin açıklanması ve anlaşılması için aklın tefekkürüne ihtiyaç bulunduğu bir gerçektir ve bu noktaya itiraz edilmemektedir.

Gazzali’ye göre Allah’ı, Peygamber’i ve şeriatı bilip tasdik etmemizi mümkün kılan akıl küçümsenemez, ancak akıl vehim, hayal,gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların tesirine de maruzdur.

Bütün dinî gerçekleri idrak etmekte yeterli değildir. Mutlak gerçeği kuşatabilecek ve bütün sınırlarını çizebilecek bir mükemmellikte değildir. Bunun için akıl, sınırlı bir bilgi kaynağıdır. Akıl, naklin önüne geçemez.286

Aynur Uraler – Sünnete Uymanın Önündeki Engeller,syf.76-86

Dipnotlar:

234 Sezen, İslâm’ın Sosyolojik Yorumu, s. 351 (Ubicini’den naklen).

235 Şâtibî, İtisâm I, 144-145.

236 İbn Haldun, Mukaddime II, 606.

237 el-İsrâ (17), 15.

238 en-Nisâ (4), 59. Ayrıca bk. eş-Şûra (42), 10

239 el-Ahzâb (33), 36.

240 Çelebi, Akılcılık, s. 75.

241 Şâtibî, İtisâm II, 303.

242 Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktası s. 109.

243 Ahmed Kemal Ebu’l-Mecd, “Vazifetu’s Sünne”, es-Sünnetün’n-Nebeviyye ve
Menhecuha fı Binâi’l-Ma’rife ve’l-Hadâra adlı sempozyumda sunulan tebliğ,
II, 770.

244 İbn Haldun,Mukaddime II, 455-456.

245 Erdoğan, Sünnet s. 40.

246 Erdoğan, a.g.e. s. 38

247 Erdoğan, Sünnet s. 40.

248 Erdoğan, a.g.e. s. 41.

249 Sezen, İslâm’ın Sosyolojik Yorumu s. 183.
250 Şâtibî, İtisâm II, 488.

251 Şâtıbî, Muvafakat III, 22-23.

252 Topçu, İnsan Psikolojisi s. 150.

253 Tirmizî, Kıyamet 25; İbn Mâce, Zülıd 31.

254 Beyhaki, ŞuabuH-iman IV, 163.

255 Şâtibî, Muvâfakât I, 78.

256 Fesevî, Tarih I, 491. Mevlanâ’nın “Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde aklı kurban edin” (Mesnevi, IV, 115) sözü de burada zikredilebilir.

257 Ebû Dâvûd, Tahâret 63.

258 Abdurrezzâk,Musannef I, 19-20; Dârimî, Tahâret 43; Ebû Dâvûd, Tahâret 63.

259 Müslim, Hac 250.

260 Muvatta, Fcrâiz 9.

261 Vereceğimiz örnekte Abdullah b. Ömer, önce sünneti bildirmiş sonra konunun teferruatını anlatmıştır. “Bir adam, İbn Ömer’e ‘hurma ile kuru üzüm (veya incir) suyu karıştırılır mı?’ diye sordu. İbn Ömer, ‘hayır’ dedi. Adam ‘niye!’’ dedi.İbn Ömer: ‘Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu yasakladı’ dedi. Adam: ‘Niçin?’ dedi. İbn Ömer şöyle cevap verdi: ‘Bir adam sarhoş oldu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona had uyguladı. Sonra içtiği şeyin ne olduğuna bakmayı emretti. O, hurma ve üzümmüş. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hurma ve üzümün karıştırılmasını yasakladı ve “bunlardan her biri tek başına yeter! buyurdu.” Âbdurrezzâk, Musannef IX, 213.

262 Muvatta, Radâ 2; Ahmed b. Hanbel VI, 33, 36-37, 38, 194, 217, 271; Dârimî,
Nikâh 48; Buhârî, Edeb 93; Tefsîr 33/9; Nikâh 117; Müslim, Radâ 4; İbn Mâcc,
Nikâh 38; Ebû Dâvûd, Nikâh 7; Tirmizî, Radâ 2.

263 Dârimî, Mukaddime 22. Aynı tavrı tabiîler ve sonraki âlimler de göstermişlerdir. Bk. Abdurrezzâk, Musannef IX, 394-395; Dârimî, Mukaddime 22.

264 Şâtibî, İtisâm II, 470.

265 Sahabilerin sünnetteki hikmetle ilgili anlayışları için bk. Uralcr, Sünnete Bağlılık s. 175-194; 322-328.

266 Muvatta, Sefer 7; Abdurrezzâk, Musannef 11, 518; Ahmed b. Hanbel II, 65-66.

267 Konuyla ilgili gibi pek çok değerlendirme bulunmaktadır. Meselâ, İmam Şâfiî,Hz. Peygamber’in emir ve yasaklarının te’vilini doğru bulmamaktadır. (Bk. Risâle, s. 149)

268 el-Mâide (5), 103.

269 Şâtibî, Ptisâm I, 39. Kur’ân-ı Kerim’de bunun sapıklık olduğu bildirilmektedir.Bk. el-Mâide (5), 103; el-En’âm (6) 140, 143, 144; el-Kehf (18), 28; el-Kasas (28), 50; Sâd (38), 26; el-Câsiye (45), 23.

270 Şâtibî, Ptisâm II, 399.

271 Erdoğan, Sünnet s. 39.

272 Yavuz, «Ahmed b. Hanbel» DİA, II, 83.

273 Şâtibî, İ ’tisâm II, 454.

274 Bk. Çelebi, Akılcılık, s. 27-28.

275 Yavuz «Akıl», DİA, II, 245; Yavuz , İslâm Düşüncesinde Nübüvvet s. 61.

276 Ebû Dâvûd, Sünnet 5.

277 Bk. Sezen, Hümanizm s 48-49, 79. Yazar, özellikle Batı’da konunun tarihî
seyrini inceler. Dikkat çeken tesbitlerinden bazılarını nakletmek faydalı olacaktır.“Hümanizm, dini akla irca ederek birleştirmeye çalışmıştır. Hümanistler gruplara ayrılır. Deistler sırf nazari olarak Allah’ın varlığına inanırlar. Onlar için aklın yargısı yeterlidir. Eğer din varsa ve olacaksa bu tabiî din, akıl dini olmalıdır. Tarihî dinler, dinin özünü zedelemişlerdir, akla ters düşmüşlerdir.”

278 Sezen, İslâm’ın Sosyolojik Torumu s. 373.

279 Sezen, Hümanizm s. 144.

280 Bk. Alper, Akıl- Vahiy s. 221.

281 Dihlevî, Hüccetullâhi’l-bâlığa I, 16-17.

282 Yavuz, “Akıl” DİA, II, 245.

283 İbn Haldun, Mukaddime II, 607; Alper, Akıl-Vahiy s. 217.

284 Bk. Kadir Canatan, “Din, Gelenek ve Modernite”, Bilgi ve Hikmet, s. 36-37.

285 Bk. İbn Haldun, Mukaddime II, 607.

286 Yavuz, “Akıl” DİA, II, 245.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir