Akıl Hakkında – el-Gazzali

Aklın Hakikati ve Kısımları

Bilmiş ol ki, insanlar, aklın tarif ve hakikatinde ihtilafa düştüler ve çokları akıl kelimesinin müşterek bir çok manalara geldiğini unuttular. Bu mevzuda perdeyi  kaldıracak en doğru yol «Ayn» kelimesinin bir çok manaları olduğu gibi, «Akıl»ın da dört manada kullanıldığını ve bu gibi müşterek manalarda kullanılan kelimelerin bütün manasını bir araya toplayan bir tarif ile tarif edilmesi istenmediğini, belki her mananın ayrı ayrı tarif edildiğini bilmektir. Bu manaları izah edelim:

1- İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl derler ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazari ilimler öğrenmeğe istidad kazanırlar, birçok gizli hüner ve sanatları elde ederler.

Hars b. Esed-i Muhasibi de aklı tarif ederken: “Nazari ilimler kendisiyle anlaşılan bir garize – tabiattır. Allahu Teãlanın kalbe akıttığı bir nurdur ki, insan onunla eşyayı anlamağa istidad kazanır.” derken bunu kasdetmiştir.

Muhasibi‘nin bu tarifini inkar edip, akıl yalnız zahiri ilimlerden ibarettir diyen insaflı davranmamıştır.Çünkü zaruri ilimler ilimlerden gaflet eden veya uykuda olduğu için zaruri ilimler kendisinde bulunmayan kimseler, bu tabiata sahip olduklarından, yine akıllıdırlar. Cismin, kendisiyle ihtiyari hareket edip hasselerini [duygu organlarını] kullanabileceği hayatı, bir gariza olduğu gibi akıl da bazı hayvanların kendisiyle nazari ilimler edinmeğe hazırlandığı bir gariza’dır.

Eğer bu tarife bakarak, insan ile merkeb arasında fark olmaması lazım gelir dersen bil ki: İnsan ile merkebdeki aklın farkı yoktur, denilebilir. Ancak adet-i ilahiyye olarak insanda akıl ile ilim halk edilir de diğer hayvanlar ve canlı varlıklarda halk edilmez. Bundan da hayvan ile nebatların hayat bakımından eşit olması lazım geldiği ileri sürülürse, denilir ki : Evet, aralarında fark yoktur. O kadar ki Allah’u Teãla adeti gereğince merkeb’de hususi hareketler yaratır ve böylelikle onu ayırmış olur. Şöyle ki:

Eğer merkeb, cansız cemad farz edilseydi ondan meydana gelen bütün hareketleri Allahu Teãla’nın yarattığına hükmetmek vacib olurdu ve yine merkebin cemaattan hareketteki farkı hayat iledir demek borç olduğu gibi, insanın da hayvandan ayrıldığı nazari ilimleri idrak için, garizasında olan akıl iledir denir.

Akıl, kendisine has vasıf ile şekil ve renkleri göstermekte diğer cisimlerden ayrılan ayna ile sırrı gibidir. Göz de böyledir. Görmeğe istidadı olan hey’et ve sıfatları ile cephe [alın]’den ayrılır.

Akıl garizasını ilimlere nisbet etmek, gözü görmeğe nisbet etmek gibidir. İlimlerin inkişafını sağlamakta Kur’an ve şeriat’ın akla nisbeti, güneş ışığının göze nisbeti gibidir. İşte bu garizayı böyle anlamak gerekir.

2– Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri de muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğu- nu, bir adam’ın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zaruri ilimlerdir.

Bazı kelamcıların, aklı (Mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler) diye tarif etmelerindeki gayeleri de budur. Bu tarif de doğrudur. Zira bu ilimler, insanlarda mevcuttur. Bunlara akıl adı verilmesi meydandadır. Çürük olan, diğer garizaları inkar edip yalnız bu ilimleri kabul etmektir.

3- Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim, tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve cahil denir. Bu da akıl adı verilen ilimlerin başka bir çeşididir ki, buna tecrübe derler.

4- O gariza’nın bir dereceye yükselmesidir ki, bütün bu işlerin neticesini anlar ve akıbeti tehlikeli olan bu gibi muvakkat lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbeti düşünerek hareket ettiği için “Akıllı” sıfatını alır denir. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir hususiyet tir. (Buna da akl-ı müstefad denir.)

Aklın şu dört manasından birincisi asıl ve kökdür. İkincisi, onun en yakın bir dalıdır. üçüncü mana, birinci ve ikinci manaların dallarıdır. Çünkü tecrübe ilimleri tabii ve garizi kuvvetle elde edilir. Aklın son meyvesi demek olan dördüncüsü akıldan beklenen neticedir.

Birinci ve ikinciler tabii, üçüncü ve dördüncüler ise kisbidir. Bunun için Hazret-i Ali(ra)diyor ki :

– Biri tabii diğeri kisbi olarak iki akıl buldum. Görmeyen göze güneş ışığının karı olmadığı gibi, Fıtri akıl olmadan, kisbi’nin kãrı olmadığını bildim.

Peygamber Efendimiz, aşağıdaki hadisi ile birinciyi, yani garizi aklı murad etmiştir:

«Allah Teãla akıldan daha kıymetli bir şey yaratmamıştır.»

Yine Peygamber Efendimizin Hazret-i Ali’ye hitaben söylediği şu hadis-i şerifden muradı da, dördüncü, yani akl-ı müstefaddır.

….

Akıl” kelimesi lügat ve kullanış bakımından o garizanın adı dır. Zaruri ilimlere akıl ıtlakı, neticesi itibariyledir. Çünkü şey, neticesiyle bilinir. ilme, haşyet; alime de ”Allah’dan haşyet duyan kimse” dendiği gibi. Halbuki haşyet ilmin tarifi değil, belki ilmin meyvesi ve neticesidir.

Bu bakımdan mecaz li-gayrihi gibi olmuş olur. Fakat gaye, lügat manasında değil, maksad bu dört kısmın mevcudiyeti ve yalnız birinci kısmı alan gariza müstesna ”akıl” kelimesinin hepsine birden şamil olmasındandır. Sahih olan, mevcut olmasıdır. Hatta diğer üç kısım da aslidir ve birinci kısım olan gariza’nın içindedir.

Şu kadar ki harice çıkmasını iktiza eder, sebeb bulunduğu zaman bu ilimlere dışarıdan bir şey katılmamış ve kendi içerisinde saklı imiş gibi onları vücud çıkarır. Bunun benzeri, yer altındaki sudur. Küçük bir kazı ile meydana çıkıp hariçten kendisine bir şey katılmadan bir araya toplanıp görüldüğü gibidir. Yine, bademde olan yağ, gülçiçeğinde olan gülsuyu gibidir.

İnsanların Akılca Farkları

Akılların faklı olup olmadığına dair insanlar ihtilaf etmiştir. Manevi ilimden mahrum olan bu gibilerin sözlerini buraya aktarmakla meşgul olmakta bir mana yok. En doğrusu hemen hakiki yolu açıklamağa çalışmaktır.

Bu hususta açık gerçek şudur ki :

Yukarıda anlattığımız aklın, dört aksamından yalnız ikincisi olan zaruri ilimlerden başka diğer üç kısmında insanlar arasında ayrılık vardır. İkinci manadaki, mümkün olan şeylerin olabileceğine, mümteni olanların da olamaya cağına dair olan ilm-i zaruriye delalet eder. İki adedin birden çok olduğunu bilen, bir cismin bir anda iki yerde bulunamayacağını bir şeyin hem hadis, hem de kadim olamayacağını bilen akıl sahibi, kat’i olarak aklın anlayacağı buna mümasil diğer şeyleri de bilir. Bunda ayrılık yok. Fakat diğer üç kısımda ayrılık vardır.

Dördüncü kısım olan, şehvetlere galebe çalmaktaki akl-i müstefad da insanların bir olmadığı, hatta bir insanın bile her halinde aynı derecede olmadığı meydandadır. Bu fark bazen şehvetlerin muhtelif olmasından ileri gelir. Mesela insan aklıyla bazı şehvetlerini terke muktedir olduğu halde, bazılarını yenemez. Bu da daima bir şekilde olmaz.

Şöyle ki: Gençlik zamanında şehvetine hüküm edemez. Fakat yaşlanıp aklı başına gelince bu cepheden kendisine malik olur. Buna karşılık yaşlandıkça kendisinde gösteriş, makam sevgisi kuvvetlenir. Bu sefer de bunların önüne geçemez. Bu ayrılık, bazen şehvetin fenalığını anlatan bilgilerdeki ayrılıktan olur. Bunun için, tabip bir çok zararlı maddelerden kendini korur, fakat aynı akılda olup bu gibi şeylerin zararını kabul ettiği halde tabip olmayan bir diğeri bu zararlı şeylerden kendini çekemez.

Bilgi çoğaldıkça korku artar,böylelikle arzuları yenmekte korku, aklın yardımcısı olur. Maddi hayatta böyle olduğu gibi manevi cephede de böyledir. Hataların zararlarını daha kuvvetli bilen bir alim, kendini bir cahilden daha iyi korur. Fakat biz, alim derken maddiyat için okumuş, cübbeler giymiş, makam işgal etmiş, cedel ehlini değil, Allah için okuyan hakiki alimi kasd ediyoruz.

Eğer, ayrılığın sebebi şehvet ise, aklın ayrılığına gitmez. yani akılların tefavütünden değildir. Eğer ayrılığın sebebi ilim cihetinden ise, biz ilmin bu kısmına akıl ismi verdik. Çünkü burada ilim, akıl garizasını kuvvetlendirir. Buradaki ayrılık ismin manasında olur. Bu ayrılık bazen yaradılışta olur. Yaradılışta aklı kuvvetli olan, nefsin arzularından kendini daha iyi korur.

Üçüncü kısım olan tecrübe ilmine gelince: Buradaki ayrılığı kimse inkar edemez. Bunlar, bazen tesadüf, bazen da sürat-i intikal ile ayrılırlar. Bunun da sebebi, yaradılıştaki ayrılık, veya tecrübe azlığıdır.

Asil olan birinci kısım, yani yaradılıştaki akla gelince: Buradaki ayrılığı inkara yol yoktur. Çünkü 0, ruh üzerinde parlayan bir nur ve sabahında doğan bir güneştir. Parlama zamanı erginlik çağıdır. Bu akıl, kırkına varıncaya kadar durmadan artar ve olgunlaşır. Bu, sabah güneşine benzer.

İlk önce gayet hafiftir, sonra güneşin gözü görülünce olgunlaşır ve çoğalır. Basiret nurunun azlığı ve çokluğu baş gözündeki ziyanın azlığı ve çokluğu gibidir. Farklılık, gözü bozuk olup daima göz yaşı akan ile gözü sağlam olan arasında açıkça görülmektedir. Belki Allah’u Teãla’nın sünneti, her şeyi tedricen kemale erdirmekle caridir.

Hatta şehvet bile ergenliğe erer ermez bütün ağırlığı ile gencin sırtına yüklenmez; ahestelikle olgunlaşır. Diğer yemek, his, hayal ve düşünce kuvvetleri de böyledir. Yaradılışta ayrılık olmadığını iddia edenlerin akıllarından şüphe edilir. Kim, Peygamberin aklı ile, çöl bedevisinin aklını bir tutarsa 0, bedeviden de düşüktür.

Yaradılıştaki aklın birbirinden farklı olduğu nasıl inkar edilir? Halbuki öyle olmasa insanlar ilimleri idrakte ayrılmaz, bir kısmı uzun emekten sonra bir şey öğrenebilen “AHMAK”, bir kısmı “ZEKİ” bir kısmı da bütün işlerin hakikat ve gizliliklerine talimsiz, terbiyesiz ve duygusuz vakıf olan “KAMİL” insan olmak üzere üçe ayrılmazlardı.

Nitekim Allahu Teãla buyuruyor ki :

«Yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ziya verir, nur üzerine nur.» (Nur:35)

Bunlar Peygamberlerdir. Vahy ve meleksiz dahi, kapalı ve bilinmeyen işler gönüllerinde açılır ki, buna ilham derler. Bunun bir benzeri olarak Peygamber Efendimiz bir Hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

«Cebrail veya doğrudan Hazret-i Allah kalbime şöyle ilka etti : Dilediğini sev, neticede ayrılacaksın. İstediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin. Dilediğin şekilde amel et, karşılığını bulacaksın.»

Meleklerin Peygamberlere bildirdiği bu yol, kulak ile işitilen Vahy-i sarih’den ayrı bir yoldur. Bunun için Peygamber Efendimiz bunu üflemek ve nefes manasında olan “NEFES” ve “RU” kelimeleriyle tabir etmiştir.

Vahyin yolları çoktur. Bu kısım mükaşefe ilmine ait olduğu için Muamele ilminde bunun üzerinde çok durmağa gelmez.

Vahyin derecelerini bilmek için vahye mahzar olmak gerektiğini sanma. Zira sıhhatli olmayan bir tabip de hasta adama hastalığını, derecelerini, söylediğini yapmayan bir âlim de fena bir insana adalet ve iyiliklerin derecelerini anlatabilir. Bunun gibi vahyin derecelerini anlatabilmek için vahye mazhar olmak şart değildir. İlim başka, bilinen şeylerin varlığı da başka bir şeydir. Peygamberlik ve veliliği bilen kimsenin Peygamber veya veli olması, takva ve zühdü bilen herkesin de muttaki olması lazım gelmez.

İnsanlar, kendi kendine anlayabilmek, talim ve terbiye ile öğrenmek, talim ve terbiye dahi kendisine fayda vermemek bakımından yeryüzü gibidir. Bir kısım toprak kendiliğinden suyu çıkarır ve akıtır, bir kısım toprak kuyu kazmakla suyu çıkarır, diğer bir kısmı da ne kadar kazarsan kaz su çıkarmaz kuru topraktır. Bu, toprağın cevherindeki farklılıktandır. İnsanlardaki farklılık ise, akıllarındaki farktandır.

….

Eğer, bazı mutasavvıfenin aklı ve akli ilimleri kötülemelerinin sebebi nedir diye sorarsan :

Bilmiş ol ki, bunun sebebi, insanların aklı ve akli ilimleri birbirlerini ilzam için mücadelelerde kullanmaları ve akıl ve makul isimlerini, mücadele ve münazaraya nakletmeleridir. Halbuki münazara, söz sanatıdır. Sofilerin onlara: “Siz bu lafızda yanıldınız, kelam sanatı başka, akli ilimler başkadır.” deyip meseleyi anlatmağa güçleri yetmedi. Çünkü eskiden yeniye, onlara böyle intikal ettiği için, onların kalbinden bunu çıkarmak imkanı yoktu. Bu sebepten sofiler, akıl ve makulü kötülemek zorunda kaldılar. Amma zemm ettikleri, o manalardaki akıl ve makuldür.

Kalbe konan ve Allah’u Teãla ile Resul-ü bilmeğe yarayan akıl nurunu yenmek asla düşünülemez. Bizzat Allah’u Teãla’nın medhettiği bu akıl yerilirse öğülecek başka ne kalır ?

Eğer öğülen Peygamber’in getirdiği şeriat ise, bunun doğruluğu ne ile bilinmiştir? Eğer yerilen, kötülenen akıl ile bilindi ise böyle akıl ile bilinen de mezmumdur.

Şeriatın doğruluğu akıl ile değil, iman nuru ve yakin gözü ile bilindi diyenin sözünde kıymet yoktur. Zira biz, akıl demekle onların, yakin gözü ve iman nuru dedikleri şeyi kasd ediyoruz. Bu, eşyanın hakikatini idrak için insanı, diğer canlılardan ayıran bir iç duygu hasletidir.

Bu sürçmelerin çoğu, hakikati sözlerde arayan halkın cehaletindendir. Lafızların delalet ettiği şeylerde insanlar hataya düştükleri için onlar da hataya düştüler.

Aklın şerefini izah etmek hususunda, bu kadarı kâfidir.

Her şeyi olduğu gibi bilen, ancak Allah’u Teâlâ’dır.

 

İmam Gazzali – İhyau ulumi’d din,Bedir yay.,cild.1 syf;209-225

 

 

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*