Ahlak ve Insaniyetin Tarifi

Ahlak, “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk, tabiat ve seciye demektir, buna huy da denilmiştir. Bir ağaç bir çekirdeğin içerisinde, bir insan bir menî hayvancığın içerisinde ve bir tavuk yumurtanın içinde gizlenip sonra da tezahür ettiği gibi, insanın da bedeni içerisinde gizli ve yerleşmiş hakîkî bir heyet vardır. Bu gizli heyet, meleke, seciye, hulk kelimeleriyle adlandırılır. Bu hislerin birçok gizil faaliyetleri vardır. İşte bu gizil fiillerin adı ahlaktır. Bu hisler, kemiyet itibarıyla her İnsanın içinde sakin ve sabittir. Artık iyi veya fena iş, amel, hareket ve bütün fiiller o gizli melekenin vasıtasıyla kolayca nefsten tezahür eder ve meydana gelir.

Tarif ettiğimiz gizli meleke veya hulk ya da seciye, asabî damarların içinde fikri yormaksızın, hatta güçlük de çekmeksizin insanı iyi veya kötü fillere sevk eder. Binaenaleyh maddecilerin: “Ahlak, maddenin veya asabî damarların kendisidir yahud sıfatıdır.” diye tarif etmeleri son derece yanlış ve İlmî bir hatadır. Nitekim, tavuk yumurtanın kendisi değil, ağaç da çekirdeğin kendisi değil, bilâkis meleke veya hulk, rûhî veya nefsânî, bâtınî ve manevi olarak asabî damarların kabuğu içinde gizlenmiş melekelerdir.

Binaenaleyh herkesin tavrı, fiili ve sözü, o kimsenin dimağ, asabî damarlar ve kalbi içinde gizli olan nefsânî ve ruhânî seciyenin sûretidir. Mesela, bir insanın sözü onun gizli ahlakının özüdür; özünün dış kabuğu yani fiil ve hareketi ise, asabî damarlarında gizlenmiş niyetinin sûreti, resmi ve karikatürüdür. Demek, güzel söz bardağa, gizli olan hulk ise o bardağın içindeki şerbete benzer. Şerbetle bardak birbirinden ayrıdır. Şerbet, bardağın kendisi veyahud sıfatı değildir. Şu halde huy, âdet ve hal arasında bir çok farklar vardır. Bunlar hepsi nefsânî keyfiyetlerden ibarettir.

Her mü’min ferâsetiyle diğer insanın ahlakını, dış hareket ve fiiliyle tesbit eder, amma imanla şereflenmeyen elbette bardakla şerbet arasında fark edemez, ikisini bir görür. Eğer bu kimsede vehmî kuvvet hâkim olursa, bir de bardağı iki görür. Çünkü vehim şaşı göz gibidir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Hakîm’de şöyle buyurmuştur: * “(Habîbim) De ki: Herkes kendi aslı(nda merkezlenmiş, gizli) ahlakı(ve tabiati)na göre amel ve hareket eder…” [El-isrâ184] Yani: “İnsandaki gizli meleke ne ise o insanın dış hareketi de odur.” demektir. Binaenaleyh ahlak ve insaniyetin en güzel tarifi şudur: Ahlâkî, ruhânî ve nefsânî olarak insanın dimağ ve kalbinde merkezlenmiş o gizli melekelerin dış hareketleridir.

Seyyid Şerîf kuddise sirruh: “İnsanın içinde ve özünde olan ahlakın heyeti güzelse bedeninden kolaylıkla güzel hareketler, çirkinse fena hareketler tezâhür eder.” demiştir. Binaenaleyh bir adam içinde sinirli, öfkeli olup dışında halim ve yumuşak görülürse ona güzel ahlaklı ve halimdir denilemez. Aynı zamanda ârızî bir halden dolayı malını infak edene de, cömerd denilemez. Demek oluyor ki, hulk ve tabiat bizzat fiilder ibaret değildir. Zira çok cömerd vardır ki, fakir olduğundan infak edemez öyle ise o cimri değildir. Hem de çok cimri vardır ki, riya olarak malını harcar, buna da cömerd denilemez.

İmam Gazâlî de ahlakı şöyle tarif eder: Hulk, insanın nefsinde gizlenmiş, kolaylıkla işlerin meydana gelmesine sebeb olan bir meleke heyetidir. Bu heyetin güzelliğine alâmet, halktan eziyeti defetmek, işçi ve zayıflara yardımda bulunmak, gizlide Allah’ın rızasını, aşikârede halkın rızasını kazanmaktır. İşte güzel ahlakın semereleri bunlardır.

AHLAK, ÂDET VE HAL ARASINDAKİ FARK

Bir insan ahlakının hakîkatini tayin eden nedir sorusunun cevabında, onun zâhirî hal ve hareketidir, denilmiştir. Bu cümlenin manası çoktur. En başta nefsâni keyfiyet, ya çabuk gelip geçicidir yahud değildir.

1-Eğer nefsânî keyfiyet sabit olmayıp gelip geçici ise ona hal denilir. İster o hal insanda tabiat olsun veya olmasın eşittir. Mesela utanmaktan dolayı bir insanın yüzünün kızarması, korku zamanında benzinin sararması gibi âdet olarak meydana gelip geçici hasletlere hal denilir, ahlak denilmez. Aynı zamanda en ufak bir sebebden dolayı ikide bir gülmek gibi keyfiyet de yine haldir. Demek hal, serîuzzeval olan hasletlerdir.

2-Serîuzzeval değil, nefsin asabî damarları içerisinde, dimağda kökleşip yerleşen ve sabit olan nefsânî keyfiyetler, ahlaktır. Cömerdlik, cesaret, iffet, hayâ gibi ahlaklar nefste daimi olup yerleşirse ona meleke denilir. Yani insanda nadiren ayrılan ve mülk gibi sabit olan nefsânî keyfiyetler ahlaktır. Artık her bir insan içindeki his ve cüz’î iradesine göre bu melekeyi kullanır. Demek his ve fikir, ahlakın dışında kalan ayrı hasletlerdir. Nefse mülk haline gelmemiş ve henüz nefste kökleşmemiş olan bazı fiil, hal ve hareketler ahlak olmadığı için onlarla kişinin karakteri, huyu ve ahlakı tesbit edilemez. Zira bunlar cismâniyete aid olan hareketler ve fiillerdir. Halbuki ahlak, nefsânî keyfiyetlerdir. Cismânî keyfiyetler ise âdettir, ahlak değildir.

Zeka ve ilim, ahlakın şartı olsa bile bunlar da ahlaktan başkadır. Çünkü bilmüşahede görülüyor ki çok zeki var, ahlakta sıfırdır; çok güzel ahlak sahibi vardır amma zeki veya âlim değillerdir. Bunun için hukemâ: “Kendinize üstad veya rehber tayin edeceğiniz kimse, hem zeki, hem âlim hem de güzel ahlak sahibi olmalıdır.” dediler. Mesela şehvet kuvveti her insanda zarûrîdir, gazab kuvveti de mevcuddur. Bu iki kuvvet bir âlime veya zeki bir insana galebe çalarsa, ilim ve zekayı yok eder. Hele gençlik zamanında ifratla galib olursa aklı yok ederler. Evvelden yazdığımız “Delikanlılık sar’adan bir şubedir.” hadîsini hatırlayalım, imam Münâvi, bu hadîsin şerhinde diyor ki: “Mademki delikanlılık sar’adır, o halde henüz taze ve gençlerin bazı hatalarının afuvuna, işareten emrolunmaktadır.” Bu iki kuvvetin terbiye edilmesinin bahsi ileride gelir. Burada iki noktayı beyan edelim:

a-Şehvet ve gazab kuvvetleri ifrat haline girmişse riyâzet ve kesb-i kemal etmekle vasat haline dönüşür.

b-Doğuşta kemâl-i hikmetle her iki kuvvet daimi olarak şeriat ve akla itaat ederlerse bu güzel fıtrata alâmettir. Onu fıtrattan uzaklaştırmamaya çalışmak gerekir. Netice-i meram, kâmil insanlarda şehvet ve gazab kuvvetleri mutedil olduğundan kemâliyettir. Şu halde gazab ve şehvetin maddeleri değişmese bile terbiye ile kemal bulması ve başkalaşması mümkündür.

FITRÎ VE İKTİSÂBÎ AHLAK BAŞKALAŞTIRILABİLİR

Ahlak, zat ve maddesi itibarıyla fıtrî yani tabiî ve iktisâbî olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısma nazaran insan sorumlu değildir. İkinci kısma nazaran insanda bir irade cüz’ü olduğu için sorumludur. Her iki kısma işareten şu hadîs-i şerîf vârid olmuştur:

*“Muhakkak ki Allah Teâlâ, onunla amel etmedikleri müddetçe, ümmetimin nefslerindeki (gizli) konuşmalarını (lütfuyla) afuv etti.” Yani, azim derecesine varıp yerleşmeyen hayalî konuşmalarını lütfuyla afuv etti. Çünkü bu konuşma insanın fıtratında mevcuddur. Her bir saniyede kalbin üzerine ister istemez, gayrı ihtiyârî yağmur gibi damlayan birçok vesveseler gelir. Ancak kalbe gelen, azm-i musammem derecesine varıp ve amelen de kazanılan ve kisbedilen hareketlerde sorumluluk olur.

Hadîsin birinci şıkkı iktisâbî, ikinci şıkkı fıtrî ahlaka işaret buyurmaktadır.Tabiî ve fıtrî olan ahlak, mesela kızmak ve öfkelenmek, şehvet, insan doğarken nefsinde merkezlenmiş ve mevcuddur. Bunlar insanın fıtratı icabınca her doğan çocuğun bedeninde gizli olduğundan kemiyetten keyfiyete geçmediği müddetçe medâr-ı mesuliyet olamaz. Çünkü bunlar keyfiyeti nefsânî olan melekelerdendir. Ancak mesuliyet, insanda mevcud olan bu gibi meleke kuvvetlerin dînin yasakladığı yerlerde faaliyete geçmesinde veyahud kalbde yerleşmesinde tahakkuk eder.

Mesela şehvetin galebe çalması anında tenâsül azasının faaliyete geçmesinde sorumluluk yoktur, amma bununla beraber nazar ederse yahud eliyle müdahale edip kendini boşaltırsa bu takdirde sorumluluk söz konusudur. Aynı zamanda İnsanın kolundaki asabî damarlar şekil İtibarıyla aslanın koluna benzer. Kol kuvvetiyle başkasına eziyet vermediği müddetçe fıtratı icabınca adalelerin hareketinden sorumlu değil, lakin bu İnsan asabî damarların basıncıyla kol kuvvetini bir insana veya bir hayvana darbe vurmakta kullanırsa sorumlu olur.

Demek oluyor ki, İnsan kendisindeki fıtrî olan kuvvetlerin, meleke ve huylarının varlığında sorumlu değildir. Ancak haksız yerde bunları kullanırsa sorumlu olur. Yani kullanmakta Allah’ın izni olmadığı yerlerde sorumluluğu icab ettirir. Nitekim kafirle savaşmakta kol kuvveti kullanmakta, nikahlı olduğu halde şehvet kuvvetini kullanmakta sevab vardır.

Bir de Allah’ın yasak ettiği yerlerde, gazab ve şehvet kuvvetlerinin tahrik ve hareketlenme zamanında gayrı meşrû’da kullanmak azmi de sorumluluğa sebebdir, ancak fiili kadar mesuliyeti icab ettirmez.

Mesela görmek insanın fıtratında mevcud bir kabiliyettir. Bu kabiliyetten insan sorumlu değildir. Binaenaleyh haramı görebilir. Gördükten sonra bir de bakarsa yani nazar ederse sorumlu olur. Halbuki görmek helal, bakmak haramdır. Bu kuvvetlerin varlığı itibarıyla ahlakın değişmesi gayrı mümkündür. Atasözünde “Huy değişmez” denilmiştir; bu, hadîs-i şerîfe de muvafık bir hükümdür.

*“Sîzler bir dağın yerinden zevâle uğradığını işittiğiniz zaman tasdik ediniz, lâkin bir adamın huyundan zail olduğunu işitirseniz aslâ inanmayınız, çünkü o üzerinde yaratılmış olduğu cibilliyete dönüverir.” buyrulmuştur. Yani, insanın fıtratında mevcud olan öfke ve şehvet değişmez, ne ise odur. Nefs ölmez, ancak sıfat itibarıyla nefs değişebilir. Bir ağaç aşılanırsa bile aşı yapıldığı yerden tekrar kesilirse aslı ne ise kökünün aynı fidanı meydana çıkar. Nefsin de kökünde ne varsa onunla gizlenir, amma fıtratından ayrılmaz. Onun için evliya ve ulemâ kısmı onun gizli hilelerinden Aliah’a sığınmışlardır.

Şu kadar ki, aşılanan ağaç güzel fidan verdiği gibi, şeriatle ve faziletli ahlaklarla terbiye edilmiş bir nefs sıfat itibarıyla değişir ve güzel semere verir demektir. Hukemâ ve bir çok feylosoflar dahi, nefste garîzî ve merkezlenmiş kuvvet değişmez, diye hüküm ettiler. İslam hukemâsı da bunu güzel görmüştür.

Nitekim İmam Münâvî’nin de yukarıdaki hadîsin şerhinde tasrih ettiği gibi, nefsin aslı değişmez.Her nasıl olursa olsun, iktisâbî ahlakın nokta-i nazarında nefs sıfat İtibarıyla değişir ve başkalaşır, bundan dolayı İlâhî teklifler nefse yönelmiştir. Demek terbiye sayesinde nefsin kazandığı fazilet tezahür ettiği anda sıfatı değişmiş olur.

Şu halde, ahlak değişir diyenlerin sözü de doğrudur. Demek değişiklik, başkalaşmak, dahilî olan huyda değildir. Bilâkis haricden nefse gelip onu istila eden kuvvettendir. Çünkü ruh kalb, sır, hafâ ve ehfâ askerleriyle nefsi esir ettiği andan itibaren, nefs başkalaşır. Nefs, henüz daha D.N.A ve R.N.A. aslında mevcud olan toprak unsurunun tembelliğini ve su unsurunun nifaklığım, ateş unsurunun tecebbürünü, öfke ve sinirlenmesini ve hava unsurunun yükseklik taslamasını unutur, başkalaşır; ruhun emrinde çalışmaya ister istemez devam eder. Nefs değişir, başkalaşır, diyen ulemânın da, hükümleri doğrudur.

Binaenaleyh yukarıdaki hadis ile *“İşte bugün her nefs kazandığı şeyle mükafat veya cezalandırılacaktır…” [Gâfir 17jmal indeki ayet-i kerîme arasında ve nefs değişir manasını bildiren diğer hadisler arasında hiçbir tezad söz konusu değildir.

Maatteessüf bir çok müslüman ahlakçılarının, bu manayı idrak edemediklerinden dolayı, nefs değişmez hükmünü tamim etmeleri isabetli olmamıştır. Aksi takdirde İlâhî tekliflerin boşa olması gerekirdi. Netice-i meram, huy maddesi iki kısımdır:

a-Nefsin özelliklerinden olan fıtrî ahlak kısmıdır; kibritin içindeki ateş, ateşin içindeki hararet, suyun içindeki bürûdet (soğukluk), insan içindeki gazab ve şehvet gibi.

b-İktisâbî ahlaka nazaran suyun taşlaşması, cam olması gibi, insanın da nefsi, nefsinin gazab ve şehveti, ruhtan kisbettiği saflaşmak gibi özelliklerle değişir. Nitekim usulcüler: “Bir maddenin diğer bir maddeye kaibolmasında, sıfatı da kalbolunur.” dediler.

Fukaha dediler ki: “Domuz haram ve necistir, fakat tuz gölüne düşerse ve kendisi de tuz olursa artık o domuz değil tuzdur; helal ve mübah olur.” Ehli tasavvufun bir çoğunun, nefsi emmâre veya nâtıka ölür demeleri bu istihâle kaidesine bınaendir.

İKTİSÂBÎ AHLAK DA ZÂTI İTİBARIYLA İKİ KISIMDIR

Iktisâbî ahlakın zâtı itibarıyla iki kısmı vardır. Önce iktisâbî ahlakın ne olduğunu bilelim. Bunu bilmekle ahlak nedir sorusuna cevap bulmu oluruz. Hisler zâtı itibarıyla çevre, muhit, terbiye ve telkinden fiile geçi| kemal bulursa, ona müktesibe ve meleke denilir. Yani nefsin aslında! cüz’î irade sebebiyle ahlak ve iç duyularda gizli olan kabiliyet melekesinin haricden kazanabileceği fiil ve hareketlerine ahlak-ı müktesibe denilmiştir. Bu bakımdan nefs iradeli olduğundan sorumluluğu vardır. Dolayısıyla Allah’ın bütün emr ve yasakları bilumum nefsin içindeki gizli kabiliyetlere tevcih edilmiştir. Hayr veya şer sebebleriyle nefs hareket ederse, iyiiiklerde sevabı, kötülüklerde azabı hak eder. Demek nefs kendi zâtından sorumlu değil, fiil ve hareketinden sorumludur. Zira fiil ve hareketinin değişmesi, başkalaşması mümkündür.

Huy değişebilir diyenlerin sözünü burada tekrar hatırlıyoruz. Nefsin gizli kabiliyetleri, taşman silah gibidir. Silahın taşınmasında dînen sorumluluk yoktur. Mal, can, namus müdafaası ve cihadın dışında kullanılması, sorumluluğu tahakkuk ettirir. Nefsin gizli kabiliyetleri, hâricî ve iktisâbî hareket ve ahlaktan sorumlu olduğu için, sıfat ve zatla başkalaşması mümkündür, işte bu imkandan dolayı sorumludur. Bu başkalaşma ve sorumluluğu tasrih eden daha birçok hadisler kâfi delildir. Aksi takdirde bu emrin manası kalmayacaktı. Bazı ulemâ da, “Sizler bir dağın yerinden zevâle uğradığını işittiğiniz zaman tasdik ediniz, lâkin bir adamın huyundan geçtiğini işittiğiniz zaman asla inanmayın.” mealindeki hadîsi, tabiî ve fıtrî ahlaka; “Ahlakınızı güzelleştirin.” mealindeki hadîsi de müktesibe olan ahlaka hamletmiştir.

Güzellerin en güzeli ahlaktır, ahlaktan da en a’lâsı müktesibe ahlaktır. Müktesibe ahlakın da güzel olabilmesi için Allah’ın emrine teslim bir zâtın karekterinden kazanılması gerekir. Onun için salihlerin meclislerine devam etmek emredilmiştir. Şimdi yeri gelmişken şunu da söyleyelim; “Canım güzel ahlak ne imiş, huy değişmediğine göre terbiyenin ne faydası vardır, insan mutfakla abdest yeri arasında uzanan bir borudur.” fikrini ortaya koyup halkı idare edecek kimselerin sözüne bakılsın ki ne büyük canavarlık.

Böyle bir sözün söylenmesi, cinayetlerin en büyüğüdür. Bundan da daha büyük cinayet, yukarıda beyan ettiğimiz iki hadis arasında güya münâfâtı söz konusu etmiş garb mütefekkirlerinin cinayetidir. Şâyân-ı hayret ki, asrımızın bazı mütefekkirleri onlara cevap veremediklerinden bu iki hadisten biri mevdû’dur demişlerdir. Ayaa! Ne bu şaşkınlık?

Eğer bu şaşkın zevat, tabiî ve fıtrî ahlakı nazar-ı itibara alıp, “Ahlakın İzalesi mümkündür, kendiliğinden zevali mümkün değildir.” deselerdi; ve ahlak-ı mükteslbeyi de nazar-ı itibara alıp “Tebdîl-i ahlak mümkündür.” deselerdi fikirleri İsabetli olurdu. Çünkü hadîs-i şerîfte, ‘zâle’ buyrulmuş; eğer müktesibe ahlaka nazaran tebdîl-l ahlak mümkün olmasaydı, ‘zâle’ yerinde ‘uzîle’ veyahud başka bir ifade ile beyan buyrulacaktı ve “Ahlakınızı güzelleştirin.” buyrulmaz idi.

Ne güzel demiş Hafız Şirâzî:

*’Ebedî olarak devletin mayası, güzel ahlak ve edebdir

Zekilerin yükselmesinin ayağı edebdir.’

Ahlâk-ı Nâsırî’de de: “Ahlak, kuvvet halinden izale edilmez ise de fiil ve hareket halinde izale olur, başkalaşır, değişir.” denilmiştir. Bu mana yani müktesibe olarak ahlakın değişmesi şu hadîs-i şerîften de anlaşılmaktadır: * “Rabb’im beni edeblendirdi. Ve güzelce edeblendirdi.” Hülâsa, kesbi kemal eden nefsin, ahlaken değişmesi mümkündür, sıfatının değişmesi muhakkaktır, lâkin edeb ve edeblendirmek gerekir.

Bugün vahiy yok ise de peygamberlerin mirasçılarından kesb-i kemal etmek mümkündür. Buna edeblendirilmek ve güzel ahlakla ahlaklandırılmak denilir. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî de ahlakın değiştirilmesi ve iyilerin ahlakıyla ahlaklanmayı yahud edeblendirilmeyi şöyle beyan eder:

Hakk’tan seni edebe muvaffak kılmasını dilerim. Yani Hakk’ın ihsan kapısının açılmasını isterim. Zira terbiyeden noksan olan edebsizler, Rabb Teâlâ’nın lütfundan mahrum oldular.

Edebsizin kötülüğü yalnız kendisine değildir. Bilakis ateşi bütün dünyayı kapsar.

Ümidi kesmek ve hırsa kapılmak yani kötü zan, rızk varana karşı ni-meti inkardır. Hırstan kör olan o dilenci huyluların fitnesinden lütuf kapısı kapandı. Elbette güneşin yüzünü tutan ve örten hırs oldu.

Zekatın verilmemesinden bulut yağmur vermez olur. Zinadan da veba hastalığı cihana yayılır. Senin başına karanlık ve dertlerden her ne gelirse gelsin şübhesiz o kötülükten ve hayâsızlıktan gelir. Şübhesiz bunlar nefsinin küstahça işlerindendir. (Yani müktesibe ahlaktan mahrum olmaktandır.) Hakk korkusundan lâkayd olan, yani pervasızlar başkalarının da yolunu keser. (Doğrusu huyunu nazar-ı itibara alıp ehli kemalden uzaklaşan huysuz olur.)

Bu yolda kim küstah olursa (yani ehli kemalden uzaklaşırsa) muhakkak ki o hasret vadisinde boğulur. (Demek kötülüğe devam eden kesb-i kemalden mahrum kalır.) Bil ki gezegenler edeb ve Allah’ın emrine boyun eğmekten dolayı nurlandılar.

Yine melekler de bu yüzden masum, günahsız ve tertemiz oldular. Yine güneşin tutulması, azâzilin Hakk’ın kapısından sürülmesi, cüretleri ve küstahlıkları yüzünden olmuştur. Demek oluyor ki insanın ruhu bir güneş, nefsi veyahud şeytanı bir ay küresi, kalbi de yer küresi gibidir. Nefs veya şeytan insanın ruhu ve kalbi arasına girdiği için, kalb ruhun feyzinden mahrum olur. Aksi takdirde nefs, ruha teslim olup iyilerden kesb-i kemal etseydi, nefs melekler gibi günahsız ve tertemiz olurdu, başkalaşırdı. Konu özleşme Yolu adlı eserde izah edilmektedir.

Ismail Çetin – Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.20-28

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*