3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri

 

3-Alimlerin Fakirliğe Karşı TahamulleriEBU HANİFENİN TALEBESİNE HİMMETİ

Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsufla (d. 113/0.182) ilgili olarak da şunlar anlatılır: (41)

Ebû Yûsuf demiştir ki:

“Parasız pulsuz, bitik bir vaziyette hadis ve fıkıh öğreniyor­dum. Ben Ebû Hanîfe yanındayken bir gün babam geldi ve be­raberinde oradan ayrıldım. Bana dedi ki:

«-Ey oğlum! Sen Ebû Hanîfe ile boy ölçüşme. Çünkü Ebû Hanîfe’nin tuzu kurudur. Sense geçime muhtaçsın.» Bu yüzden ilmin çoğundan geri kaldım ve babama itaati tercih ettim. Bu­nun üzerine Ebû Hanîfe beni araştırıp sordu. Yine meclisine devam etmeye başladım. Ara verdikten sonra ona gelişimin ilk gününde bana dedi ki:

«-Seni bizden alıkoyan nedir?»

«-Geçim derdi ve babama itaat» dedim ve huzuruna otur­dum.

İnsanlar gidince bana bir kese verdi ve:

«-Bunu ihtiyaçların için kullan» dedi. Baktım ki kese de yüz dirhem var. Ardından da şu sözü ekledi:

«-Halkaya devam et. Bu bittiğinde de bana bildir.»

Halkaya devam ettim. Az bir müddet geçince bana yüz dir­hem daha verdi. Sonra yine benden söz alıyordu. Katiyen ona bir ihtiyacımı bildirmediğim ve herhangi bir şeyin bittiğini haber vermediğim halde sanki o bundan haberdar oluyordu. Öyle ki, mala mülke sahip oldum. Yirmi dokuz -veya on yedi sene- mec­lisine devam ettim ve nihayet ihtiyacım olan şeye ulaştım; Allah bana onun bereketiyle ve hüsnü niyetiyle ilim ve mal nasib etti. Benim vesilemle Allah ona en iyi şekilde mükâfâtını versin ve onu bağışlasın.”

İmam Ebû Yûsuf’un yetişmesiyle ilgili olarak Hatib el-Bağ- ‘dâdî’nin bu rivayetten sonra zayıflığına işaret ederek anlattığı ikinci bir rivâyet daha vardır. Kendisi şunları der:

“Anlatılır ki, Ebû Yûsuf un babası ölür ve geride Ebû Yûsuf u küçük bir çocuk olarak bırakır. Annesi de onun Ebû Hanîfe’nin halkasına katılmasını uygun bulmamaktadır.

Kendisinden nakledildiğine göre o şöyle demiştir:

“Babam İbrahim b. Habîb vefat etti ve beni ana kucağında küçük bir çocuk olduğum halde bıraktı. Bundan sonra annem de beni hizmetinde bulunduğum bir çamaşırcıya teslim etti. Ben onu bırakıyor ve Ebû Hanîfe’nin halkasına katılıyor, oturuyor ve dinliyordum. Annem de peşimden halkaya geliyor elimden tutuyor ve beni çamaşırcıya götürüyordu. Ebû Hanîfe ise be­nim meclise gelişimi ve öğrenmeye olan tutkumu gördüğünden bana itina gösteriyordu.

Bu işten kaçmalarıma çok kızan annem Ebû Hanîfe’ye şöyle dedi:

«-Bu çocuğu senden başka bozan yok. Bu hiçbir şeyi ol­mayan yetim bir sabidir. Onu ancak örgücülükle doyuruyorum! Kendisine getirisi olacak üç beş kuruş kazanmasını istiyorum.» Bunun üzerine Ebû Hanîfe:

«-Geç git, ey düşüncesiz kadın. O da zaten fiştik yağıyla ya­pılmış tatlı yemeği öğreniyor» dedi. Annem de oradan ayrılarak Ebû Hanîfe’ye:

«-Sen bunamış ve aklını yitirmiş bir şeyhsin» dedi.”

Ebû Yûsuf devamla der ki:

“Ebû Hanîfe’nin yanına devam ettim. Bana para yardımı taahhüdünde bulunuyordu. Benim hiçbir ihtiyacımı bırakmadı. Böylece Allah bana ilim nasib etti ve mevkimi yükseltti öyle ki kadılık vazifesi üstlendim. Artık Harun Reşid ile beraber oluyor ve onun sofrasından yiyordum.

 

Günlerden bir gün Harun’a tatlı sunulunca Harun bana:

«-Ey Yakup, yesene. Bize her gün bunun gibisi yapılmaz» dedi. Bunun üzerine:

«-Bu nedir ey müminlerin emiri?» diye sordum.

«-Fıstık yağından mamul bir tatlıdır» dediğinde güldüm.

«-Niye güldün?» diye bana sordu. Ben de:

«-Bu, Allah’ın müminlerin emîrine bıraktığı bir ihsandır» dedim. O ısrarla:

«-Bana bunu anlatacaksın» deyince başından sonuna kadar hadiseyi anlattım. Anlattıklarımdan hayrete düştü ve dedi ki:

«-Ömrüme yemin olsun ki, ilim insanı yükseltir. Onun hem dinine ve hem de dünyasına fayda sağlar.» Ardından Ebû Hanî-fe’ye rahmet okuyarak şöyle dedi:

«-Akıl gözüyle bakıyor ve baş gözüyle göremediğini görü­yordu.»

*********************

 

KIRK SENE YATSI ABDESTİYLE
SABAH NAMAZI

Nisâbûrî ile görüşmüş, şâfi fakih, tasnif sahibi İbn Ziyâd eş- Şafiî (d. 238/6.324):

İlim için Irak, Şam ve Mısır’a rihle yapmıştır. Bağdat’a yer­leşmiş ve burada hadis rivayet etmiştir. Fıkıh ve hadis ilmine sahip olmuştur. Sika ve salih bir zattır.

Hâkim der ki:

“Asrında Irak’ta Şafi mezhebinin imamıydı. Yine Fıkhı ko­nulan ve sahâbenin farklı görüşlerini en çok hıfzında tutan kişiy­di.” Dârakutnî der ki:

“Şeyhlerimiz içinde isnâd ve metinleri ondan daha iyi ezbe­re bileni görmedik. Yine metinlerdeki ziyade lafizları biliyordu. Hadis rivayeti için oturduğunda oradakiler dediler ki:

«-Rivayet et» O da:

«-Bilakis, siz sorun» dedi. Bunun üzerine ona bazı hadisler soruldu o hem onlara cevap verdi ve hem de hadisleri imlâ et­tirdi.”

Ebû Abdullah b. Batta der ki:

“Biz ziyade lafizları dinlemek için Ebû Bekir en-Nîsâbûrî’nin meclisine geliyorduk. Mecliste otuz bin hokkanın olduğu tahmin ediliyordu. Bu bir müddet devam etti. Daha sonra Ebû Bekir en Neccâd’ın meclisine geldik. Onun meclisinde de on bin hokka-
nın olduğu tahmin ediliyordu. İnsanlar buna şaşırdılar ve şöyle dediler:

«Bu müddet içinde insanlann üçte biri gitti.>>

Yûsuf b. Ömer el-Kavvâs da Nîsâbûrî’nin şöyle dediğini nakleder:

“Kırk senedir geceleri uyumadan diz üstü duran, her günü beş dâneyle geçiren, sabah namazını yatsının abdestiyle kılan bir kimseyi tanıyor musun?” Ardından ilave etti:

“O kişi benim. Bütün bunlar Abdurrahman’ın annesini tanımadan önceydi! Beni evlendirene ben ne diyeyim!? Peşindende “Ancak hayır murad etmiştir” dedi.

**************

İslam filozofu Fârâbî (d. 260/0.339) hakkında da şöyle nakledilir; (42)

“İnsanların en zâhidiydi. Seyfüddevle onun için her gün dört dirhem ihsanda bulunuyordu. Dimeşk’ten Mısır’a gitti ve sonra geri oraya döndü.” Denilir ki:

 

“Harrân’dan döndüğünde Bağdat’ta ikâmet etti ve Aristo’nun eserleri üzerine yoğunlaştı ve nihayet felsefede derinleşti.”

Yine denilir ki:

“Aristo’nun ‘Kitâbü’n-Nefs’inin bir nüshası bulunur ve üzerinde Fârâbî’nin «Bu kitabı iki yüz defa okudum» dediği yazılı- dır.” Kendisi diyordu ki:

“Aristón’un ‘es-Semâ’at-Tabu’sini kırk defa okudum Yine de tekrar okumaya ihtiyaç duyuyorum.”

Yunanca’ya ve daha pek çok dile hâkimdi. Kendisinden bahseder:

“Yetmişten fazla dili çok iyi biliyorum.”

Ona;

“-Bu dili sen mi daha iyi biliyorsun yoksa Aristo mu?” diye sorulunca

“-O’na yetişseydim, şüphesiz onun en büyük öğrencisi olur­dum!” dedi.

İbn-i Sînâ der ki:

“Fârâbi’den ilim öğrenmek için yolculuğa çıktım ama onu bulamadım! Keşke onu bulsaydım da ondan istifade etseydim.”

Yine İ. Sînâ şunu der:

“Aristo’nun “Mâba’de’t-Tabî’a”sini okudum. Fakat içindeki­leri anlamıyordum. Ondaki maksad bana müşkil geldi. Öyle ki, onu kırk defa okudum ve zihnimde ezberlenmiş hale geldi. Artık anlamaktan ümidi kestim ve «Onu anlamaya imkân yok» dedim.

Bir gün ikindi namazından sonra kâğıt imal edenlerin yarım­dayken satıcının biri cildli bir kitabı seslenmesin mi! Kitabı bana uzatınca içeriğinin faydasız olduğunu düşünerek gayri memnun bir şekilde onu geri çevirdim. Bunun üzerine satıcı:

«Onu al, sana üç dirheme satayım» deyince kitabı satın al­dım. Bir de ne göreyim; kitap Fârâbî’nin söz konusu kitabı açık­layan bir eseri olmasın mı! Hemen eve döndüm ve çabucak onu okudum. İşte o zaman o kitabın maksadı bana açık hale geldi. Bu durumdan çok büyük bir sevinç duydum ve ertesi gün fukarâya birçok şey tasadduk ettim.”

 

…….

 

FIKHA BAŞLADIĞIMIZDA ÖLMÜŞTÜK

Ebû Hâmid el-İsferâyînî (d. 344/0.406): (43)

Mezhep hâfizı ve imamıdır. İlimde zirvedir ve ümmetin oto­ritesidir. İsferâyîn’de doğdu ve gençken Bağdat’a geldi. Burada önde gelen kişlerden fikıh dersi aldı ve nihayet zamanının imam­larından oldu. Yine önde gelen kişilerden hadis rivayet etti. Ken­disinden de Mâverdî gibi önemli kişiler rivayette bulundular.

Ebû İshak eş-Şîrâzî der ki:

“Din ve dünya işlerinde riyâset Bağdat’ta ona ulaştı. Ders verdiği kişiler arza yayıldı. Meclisi üç yüz fakihi bir araya getirdi. Hem tasvip edenler ve hem de muhalif olanlar anlayışının mü­kemmelliğinde, isabetli görüşünde ve İlmî nezâfetindeki üstün­lüğünde önde gelişinde ittifak etmişlerdir.”

Hatip der ki:

“Meclisine yedi yüz fakihin geldiğini söyleyen bir kimseyi duydum. İnsanlar diyordu ki: «Şâfiî onu görseydi ondan mutlu olurdu.»”

Dindarlığı, takvası, zühdü, vaktini ders verme ve münaza­ralarla doldurması, ince sözlerle gönle dokundurması, bir iyilik anında olsa da sürçü lisan edip hesap sorması ile beraber melikler nezdinde çok büyük bir konumu vardı. Halife tarafından ona şu şekilde bir mektup yazmasını gerektirecek bir olay oldu:

“Bil ki, Allah’ın bana verdiği görevimden beni azletmeye senin gücün yetmez. Bense senin hilâfetten azlin için Horasan’a İki üç kelimelik bir not yazmaya muktedirim.’’

Öğrencisi Süleym er-Râzî’den:

“Şeyh Ebû Hâmid ilk başta dar sokakların birinde bekçilik yapıyordu. Bekçi kandilinde ilim mütâlâ ediyordu ve bekçilikten ücret alıyordu. On yedi yaşındayken fetvâ veriyordu. Ölünceye kadar kırk beş sene fetvâ verdi. Vefatı yaklaşınca şöyle dedi:

«Biz fikha başladığımızda ölmüştük.»”*

 

……….

 

*

AHMED B. HANBEL’İN FAKİRLİĞİ

Kadı Ebû Ali el-Hâşimî Muhammed b. Ahmed el-Hanbeli

(d. 345/Ö. 428).

Ebû Ali b. Şevke şöyle anlatır:

“Fukahadan bir cemaatle toplandık ve Kadı Ebû Ali el-Hâşimî’nin yanına geldik. Kendisine fakirliğimizden ve şiddetli ge­çim darlığımızdan bahsedince bize dedi ki:

«Sabredin, Muhakkak Allah sizi rızıklandıracak ve genişlik verecek. Size hoşunuza gidecek bir hadiseyi anlatayım;

Muazzam bir darlığa düştüğüm bir seneyi hatırlıyorum. Sonunda evimin hizmetindeki bineğimi sattım! Evdeki her şey tükendi. Sonra evimin orta katını bozdum ve kerestelerini sattım ve parasıyla geçindim! Bundan sonra hiç çıkmadan evde oturdum. Bir sene kadar böyle durdum! O bir seneden sonra  bir gün hanım dedi ki:

‘‘-Kapı çalıyor” Açmasını söyleyince bir adam içeri girdi ve I bana selam verdi. Halimi görünce oturmadı ve ayakta şu beyti söyledi:

‘’Başına gelenler zor belâ değil,

Elbette bu böyle gidecek değil.

Sabret genişlik bir gün geri döner,

Yokluk ateş gibi parlar ve söner.

Bir kimse bilirim olur her derde deva,

Koştuğunda imdada bulur helâk olan şifâ.’’

 

Sonra oturmadan yanımda çıktı. Söylediklerini hayra yordum. Gün geçmeden Kâdir Billâh’ın bir elçisi yanında elbise, dinarlar ve bir binekle bana geldi ve:

“-Müminlerin emirine icâbet et!” diyerek yanındakileri Bana verdi. Bundan sonra halimi düzelttim. Hamama gittim, sonra da Kâdir Billâh’ın yanma varınca bana Küfe kadılığını ve İranın işlerini tevdî etti ve zenginleştim.»”’

Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed el-Bağdâdı (ö. 489)) (44)Muhammed b. Tâhir el-Makdesî der ki:

“İsfahan’da bazı Hâşimîlerin, Ebû’l-Huseyn b. Mühtedî Bil- Bn i’tizâlî görüşte olduğunu söylediklerini ifade ettiğim sırada bana:

«Bilmiyorum, Ancak sana bir hikâye anlatayım» dedi.

466 senesinde sel olduğu yıl, sel suları elbise ve kitaplarıma kadar ulaştı! Hiçbir malım mülküm de yoktu. Ama annem, ve kız çocuklarından oluşan bir ailem vardı. İstinsahta bulunarak onların nafakalarını temin ediyordum. Ben o sene içinde Sahihi Müslim“i yedi defa yazdığımı biliyorum. Bir gece uykumda sanki kıyâmetin koptuğunu ve bir münâdînin bana şöyle seslendiğini gördüm:

«Ebû Bekir nerede?» Bunun üzerine getirildim ve bana de­nildi ki:

«Cennete gir.» Kapıdan içeri girdiğimde sırt üstü uzandım ve ayak ayaküstüne attım ve şöyle dedim:

«Vallahi istinsah sayesinde rahata kavuştum.»

Başımı kaldırdım bir hizmetçinin elinde bir binek görmeye­yim mi!

«-Bu kimin için?» dedim. Dediler ki:

«-Boğulan Şerif Ebû’l-Hasen için.»

Sabahladığımda Şerifin vefatını haber verdiler.”

***************

Edip İbn Sâra el-Endelûsî (ö. 517) (45) Usta bir şâir, nazım ve nesir yazan bir zattı. Ancak yokluktan başka her şeyden kısmet­sizdi! Fakirlik ve yoksulluğundan ötürü küçük şeyler satıyordu! Bu yokluğun ardından vâlilerden birinin kâtipliğine yükseldi. Endülüs’te melikler hal’ olunca olan oldu. Geceden daha ıssız iye ‘Süheyl’den daha yalnız kaldığı İşbiliyye’ye sığındı.

Ücretle kitap yazarak idare etti. Bu yüzden gözü keskindi. Bu işi işler kesâda uğrayınca ve piyasası öldüğünde kabüllen-mişti! Bu durumla ilgili şöyle diyor:

‘’Yazı işi tıpkı ormana mesleği,

Ancak yasak yaprağı ve meyvesi,

Sanki dikiş iğnesi bu işin sahibi,

Giydirirken eli, çıplak kalır kendisi.’’

 

İbn Zafer es-Sıkılli el-Mekkî el-Hamevi (d. 497/ö.565) (46) Hucretüddin lakaplı müfessir. Nahivci, seyyah, edip bir şahsiyettir.

Sıkılliye’de doğmuş ve Mekke-i Mûkerreme’de yetişmiştir. İlim İdelerini dolaşmış ve Mağrib’e gelmiştir. Afrika ve Endülüs’ü  gezmiş bir müddet Mehdiyye’de ikâmet etmiştir. Orada Frenklerle yapılan harplere tanık olmuş ve kendisi oradayken burası  müslümanların elinden alınmıştır.

Daha sonra Sıkılliya ardından Mısır’a ve oradan da Halep’e  geçmiştir. İbn Ebî Asrûn medresesinde ikâmet etmiş ve orada  büyük bir tefsir tasnif etmiştir. Sonra şîa ve sünniler arasında  fitne zuhur edince bir gasp sırasında kitapları çalınmıştır! Bunun I üzerine Hamât şehrine gitmiş ve oraya yerleşmiştir. Onun lisanı haliyle şair şöyle der:

‘’Korkular beni yerden yere iteler,

Sanki yazılmış alnıma her yerde sefer.’’

İhtiyaç ve zaruretten kızını dengi olmayan biriyle evlendirdi. Ardından adam kızıyla Hamât’tan çıktı ve onu beldelerin pirinde sattı! Kendisi Hamât’ta kabul görünce orada kalmaya devam etti ve talebelere ilim öğretti. Kendisine yetersiz bir maaş  bağlandı. Allah rahmet etsin ölünceye kadar fakirlikle mücadele etti.

Salih, takvalı, zâhid, kendi işiyle meşgul, içinde bulunduğu duruma sabırlı bir zattı. Edebî konularda çok güzel tasniflerde pulundu. “Yenbû” adını verdiği bir tasnifle Kur’an’ı Kerîm’i çok tüzel bir şekilde tefsir etti. İçinde eşsiz ve hayrete şayan olanla­rın bulunduğu otuz kadar telif eser yazdı. Onun yaşadığı talih­sizliklerin çokluğundan sanki kendisini kastettiği şöyle güzel bir şiiri vardır:

‘’Bahtsızdır faziletine nisbetle kişi,

Başa gelene sabredince bilinir kıymeti,

Kim olursa zorlukta sabırsız,

Umduğundan kalır nasipsiz.’’

Kemâl el-Enbârî (d.513 ö. 577).(47) Bağdat Nızâmıyyesi’nde Ebû Mansûr er Razzâz ve diğerlerinden fıkıh okudu. Şâfi mezhebinde derinleşti. Mukayeseli fıkıh okudu. Bağdat’ta önde ge­len kişilerden hadis dinledi. Nizâmiye’ye öğretim görevlisi oklu ve vaazlar verdi.

İbn Cevâlik ve İbn eş-Şeceri’den edebiyat dersi aldı. Birkaç tane divân şerhetti, ön plana çıktı ve tartışmasız olarak Edebi­yatla Irak şeyhi oldu. Kendisinden imamlar ders aldı. Nahivde büyük bir imam, sika, iffetli, münazaracı, ilmi geniş, takvalı. zahid, âbid, kimseden bir şey kabul etmeyen, geçimi zor, yiyeceği giyeceği az bir zattı. Dünyalık hiçbir şeye bürünmedi. Sağlam bir hayat yaşadı. İbn Neccâr onun bol miktarda tasnifini zikre­der. Dünyanın dört bir yanından ilim öğrenmek için ona geli­yorlardı.

Öğrencisi Muvafik b. Abdüllatif el-Bağdâdi der ki:

“Üstadımız Kemâl gibi abid ve zahidler içinde yolu kendi­mden daha sağlam, üslubunda ondan doğru birini görmedim. Gayet ciddi, yapmacığa bürünmeyen, kötülük ve elalemin halini tecessüs nedir bilmeyen biriydi. Babasından kalma oturduğu bir evi ve ücreti ayda yarım dinar olan bir dükkânı vardı ve buna kanaat ediyordu. Ayrıca aldığı bu ücretten kâğıt satın alıyordu. Halîfe Müstezî beşyüz dinar gönderdi fakat reddetti. Kendisine:

«-Onu çocuğun için al» dediklerinde:

«-Eğer münasip görseydim onu ben de alırdım» dedi.

Işığı yanmıyordu. Altında kamıştan bir hasır, üstünde Cuma günleri giydiği bir elbisesi ve pamuktan mamül bir sarıgı vardı. Cuma günü hariç, dışarı çıkmıyordu. Evinde de eski bir elbise giyiyordu. Yüz otuz tane tasnifi vardır. “Nüzhetü l-Elibbâ Fi Ta- bakatil-Ûdebâ” bunlar içinde meşhur kitabıdır.”

 

….

imam Ahmed’in öğrencilerinden, Ebû İshak İbrahim bin Yakub’un (v. 259) tercüme-i halinde, şöyle denilmektedir: (48)

“Ahmed bin Hanbel bir gün Abdürrezzak ile namaz kılıyor­du. Namazda bir ara şaşırdı. Abdürrezzak bu hatanın sebebini sorunca Ahmed ibn-i Hanbel üç gündür bir şey yemediğini söy­ledi. ”

Hâfiz Zehebi, İbnül Mukri Muhammed bin İbrahim (d. 285- v, 381)’den bahsederken şöyle demiştir: (49)

Ebû Bekir bin Ali’den, İbn-i Mukri’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ben, Taberani ve ibn-i Hayyan Medine’de idik. Bu sırada maddi bakımdan darlığa düştük. Bu darlıktan dolayı, savm-i visal tutuyorduk. Akşam yemeği vakti geldiğinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kabri başına geldim ve:

“-Ya Rasulallah açlık canımıza tak etti” dedim. Taberani;

“-Otur. Ya bi rızık gelir ya da ölürüz sesini çıkartma” dedi. Ben ve İbn-i Hayyan, namaz kılmak için kalktık. Bu esnada kapıya Hz. Ali soyundan birisi geldi ona kapıyı açtık. Bir de ne görelim yanında içi yiyeceklerle dolu iki sepet taşıyan iki çocuk var. Bize dedi ki:

“-Beni Peygamberimiz (s.a.v.)’e şikâyet etmişsiniz. Rüyam­da gördüm, size yiyecek bir şeyler getirmemi emretti.”

************

Hâfiz ibn-i Receb el Hanbelî, Zeylü Tabakati’l Hanabeli adlı kitabında, Maristanlı Kadı, Uzun ömürlü Hâfiz diye bilinen, Kadı Ebû Bekir Muhammed bin Abdülbaki (d. 442- v. 535) hakkında şöyle demiştir:

“Allah korusun ve gözetsin Mekkeye yakın bir yerde konak­ladım. Bir gün çok şiddetli bir şekilde acıktım. Açlığımı giderecek de bulamadım. O esnada ağzı bağlı ibrişim bir kese buldum.Aldım evime götürdüm. Kesenin ağzını çözdüğümde, içinden eşini benzerini görmediğim inci bir gerdanlık çıktı. Dışarı çıktığımda yanında beş yüz dinar para kesesi olan birisi şöyle nida ediyordu:

«-Kim inci gerdanlığı bize getirirse bu para kesesi onun!»

Kendi kendime:

«-Ben açım, muhtacım keseyi veririm bu paralarla da ihtiyacımı gideririm» dedim.

Adama:

«-Buraya gel» dedim ve onu evime götürdüm. Ona kesenin ve inci gerdanlığın özelliklerini sordum. Adam şöyle, şöyle

deyince keseyi ona teslim ettim. Bana beş yüz dinarı verdi fakat almadım.

«-Bu benim görevim. Bunu sana iade etmek zorundaydım. Bundan bir karşılık alamam»dedim. O, bunu alman gerek diye çokça üstelediyse de kabul etmedim. Adam da çekti gitti.

Bana gelince, ben evden çıktım ve bir gemiye bindim. Gemi parçalandı ve battı. İnsanlar mallarıyla birlikte denizde boğuldular. Ben bir parça tahtaya tutunarak kurtuldum. Bir müddet

nereye gittiğimi bilmeden denizde kaldım. Bir süre sonra, içinde insanların yaşadığı bir adaya ulaştım. Mescide gidip Kur’an okumaya başladım. Benim okumamı duyanlar, gelip:

«-Bize Kuran okumayı öğret» dediler. Adada bunu demeyen bir kimse bile kalmadı. Bana, bu adadaki insanlardan birçok mal geldi. Sonra bu mescidde, Mushaf yapraklan buldum ve alıp okumaya başladım. Bu defa bana, iyi yazı yazıp yazamadığımı sordular. Ben:

«-Evet, yazarım» deyince, küçüklü büyüklü, çocukların bana getirip yazma öğretmemi istediler. Bu işten de birçok kazancım oldu. Bundan sonra:

«-Burada, zengin fakat yetim bir kız çocuğu var. Seni onun-la evlendirmek istiyoruz» dediler. İlk önce bundan kaçındım ama bunu yapman gerekiyor diyerek beni ikna ettiler ve kabul ettim.

Zifaf gecesi kızcağıza şöyle bir baktım. Bir de ne göreyim o gerdanlığın ta kendisi kızın boynunda. Gözlerimi gerdanlıktan bir türlü alamıyordum. Sabahleyin bana dediler ki:

«-Efendi bu yetim kızcağızın kalbini kırdın. Sürekli gerdan­lığa bakmışsın kızın yüzüne hiç bakmamışsın.»

Onlara, gerdanlık hikâyesini anlattım. Bunu duyunca tek­birlerle, tehlillerle naralar attılar.

«-Ne oluyor size?» diye sorunca dediler ki:

«-Senden, o gerdanlığı alan adam, bu kızın babası idi.»

Bize:

«-Bana bu gerdanlığı iade eden kişi gibi bir müslümanı dün­yada görmedim. Rabbim bizi tekrar buluştursa da onu kızımla evlendirsem.»derdi.

«-İşte şimdi bu dua gerçek oldu.»

Bir müddet onunla evli kaldık. Ondan iki evladım oldu. Sonra hanımım öldü. O kolye, bana ve çocuklarıma kaldı. Bun­dan sonra o iki çocuğum da öldü. Kolye bana kaldı. Kolyeyi bin dinara sattım. Bu yanımda gördüğünüz mallar da o mirastan kalanlar.”

Hâfiz Receb el Hanbelî, Kadiri Tarikatının kurucusu, Şeyh Abdülkadir Geylani (d. 471 – v. 561) hakkında şöyle demiştir: (50)

Şeyh Abdülkadir demiştir ki:

“Ben nehir kıyısında bulduğum keçiboynuzu, bakla kırıntısı ve marul yapraklan ile gıdalanıyordum. Pahalılık ve geçim sıkıntısı kavuruyordu. Günlerce hiçbir şey yemedim, Yiyecek şöyle dursun, yiyecek kırıntısı peşine düşmüştüm.

Bir gün açlığın şiddetinden, belki marul yaprağı, bakla yahut yiyecek başka bir şey bulurum da yerim diye nehir kıyısına gittim. Nereye gitsem diğerleri benden önce davranıyor, ne bul­sam fakirler ona hücum ediyor, ben de şefkatimden dolayı onlara bırakıyordum. Şehrin ortasından yürüyerek,Yasin Camimdeki koku satılan çarşıya ulaştım. Zayıflıktan bir yere tutunacak takatim kalmadı ve oradaki dükkânların birinin kenarına oturdum çaldım. Neredeyse ölümle burun buruna gelmiştim. Derken kapıdan elinde ekmek ve kızarmış et bulunan yabana bir genç Kapıdan girdi. Oturarak yemeye başladı. Açlığınım şiddetinden, o her lokmayı ağzına götürmek için elini kaldırdığında ben de ağzımı açıyordum. Bu yaptığımdan dolayı kendimi kınadım ve:

«-Sana ne oluyor? Allahtan başka yardıma yok, hayat da memat da onun takdiri» diye teselli buldum.

O sırada yabancı genç bana döndü ve beni gördü. Bana:

«-Allah’ın adıyla buyur kardeşim» dedi. Ben geri durdum. Keminler ederek yememi istedi. Nefsim de bunu istiyordu ama nefsıme muhalefet ettim. Fakat yine yemem için Allah’a yemin edip ısrar edince bir parça yedim. Bana som sormaya başladı.

«-Ne iş yaparsın? Nerelisin? Ne diye tanınırsın?»

Dedim ki:

«-Ben Ciylan’dan, ilim öğrenmek isteyen biriyim.» O:

«-Ben de Ciylan’lıyım. Abdülkadir adında, Zahit Abdullah es Savmaıy soyundan olan bir genci tanıyor musun?» dedi.

«-Ben Abdülkâdir’im» deyince gencin beti benzi attı:

-Vallahi elimdeki son azığımla Bağdat’a ulaştım. Seni sor- kimse bana senin yerini tarif edemedi. Harçlığım da bitti, üç gündür bir yiyecek parası bulamadım. Sadece sana ait olan para yanımda kalmıştı. Ölü eti bile bana helal olmuştu. Ben de senin emanetinle bu ekmeği ve kızartmayı satın aldım. Buyur afiyetle ye. Şimdi sen benim değil ben senin misafirinim» dedi.

O’na dedim ki:

«- Bu nasıl oldu?» Genç:

«-Annen, benimle, sana sekiz dinar gönderdi. Darda kaldı­ğım için bir kısmıyla bunları aldım. Sana özür borçluyum.» dedi.

O’nu teskin ettim, yemeğin kalan kısmını ve biraz da yol harçlığı verdim. Kabul etti ve döndü.”

İmam ibnü’l Cevzi, ilim öğrenmeye başlarken kendisini et­kileyen sıkıntılardan ve bu sıkıntılara sabredişinden bahseder­ken şöyle demektedir:328

“Ben ilim öğrenmenin zevki içinde idim. Aradığım ve dile­diğim şeylerin güzelliğinden, bu uğurda karşılaştığım sıkıntılar bana baldan daha tatlı idi.

«Kişinin himmeti âli (yüce) olursa karşılaştığı zor­luklar sevimli hâle gelir.»

Çocukluk çağlarında elime kuru bir ekmek parçası alır ve hadis öğrenmeye çıkardım. Bu ekmeği ancak su ile yiyebildiğim­den, İsa Nehri kenarına otururdum. Her lokmayı ısırdıkça üze­rine su içerdim. Gayretimin gözü, ilim tahsilinden başka lezzet görmedi. Bu gayretim meyve verdi ve ben Rasulullah (s.a.v.)’in hadislerini, halini, edebini ve ashabının ahvalini en çok dinle­yenlerden olarak tanındım.”

Aynı şekilde şunları da eklemiştir:

“Sadece bir tek ilim dalıyla yetinmedim, bilakis fikhı da ha­disi de dinleyerek öğrendim. Dünyaya meyletmeyenlere tabi oldum. Hadis rivayet eden ve öğüt veren hiç kimseyi terk etme­dim. Önceliklerim her zaman faziletler olmuştur.

Hadis dinlemek için meşayıhın etrafında pervane gibi dö­küyordum. Geçilmemek için koşmaktan nefesim kesiliyordu. Yiyecek, içecek ve barınacak bir yerim olmaksızın sabahlıyor İve yine aynı şekilde geceliyordum. Rabbim beni asla mahlûkata karşı küçük düşürmedi. O durumlarımı anlatsam iş uzar gider.”

**************

Zehebi, Ali bin Mesud bin Nefis el- Mevsıli’nin (d. 634/ö.704) tercüme-i halini naklederken şöyle demiştir:329

“O, muhaddis imam, topluma faydalı, Ebû’l-Hasen Ali bin Mesud bin Nefis el- Mevsıli’dir. Kendisine bende oldum ve ilim öğrendim. Mütedeyyin, hayırhah, mutasavvıf ve iffetli birisiydi. [Okuduğu kitap sayıya gelmez. Birçok usul tahsil etmişti. İlme olan açlığı hiç bitmedi ve onu nerede bulsa satın aldı. Allah rahmet eylesin.”

*******

Mevsılî, zahiri mezhebine göre hareket eden bir zattı. Geri çek ilim ehline, ilmin her şeyden daha değerli olması gerektiğini şu şiiriyle anlatır:

‘’Kim, bütün her şeyden daha değerli görmezse ilmi

Onu iflah etmez başka şey ölümden gayri’’

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*