2-Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları

Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları

GECELERİNİ İLİMLE AYDINLATANLAR

 

Mervân b. Muhammed şöyle der: (29)

Leys b. Sa’d’ın şöyle dediğini işittim:

“Muhammed b. Zührî, bir gece yatsıdan sonra abdestli bir şekilde oturarak hadis müzakere etti. Ben sabahlayıncaya kadar onun bu meclisi sürdü.” Mervân der ki:

“Sonra yeni bir hadis müzakeresine başladı.”

***********************

Fakîh, hâfiz, önde gelen âlimlerden, âmâ Mugîyre b. Miksem ed-Dabbî’nin (30) (ö. 133) hâl tercümesinde şöyle denilmek­tedir-Kendisi ayrıca İbrâhîm en-Nehaî ve Şâ’bî’den fıkıh almış ayrıca bu ikisinden ve başkalarından rivâyette bulunmuştur: “Fudayl b. Gazvân der ki:

“Ben ve Muğıyre oturup fıkıh müzâkere ediyorduk. Zanne­derim sabah ezanını duyuncaya kadar yerimizden hiç kalkma­dık»”

******************

Tabiînden fakîh, kadı, Abdullah b. Şübrüme (d. 72/ö.144) ile ilgili olarak da şöyle denilmektedir: (31)

Fudayl B.Gazvan, Abdullah b. Şübrüme, Hâris b. Yezîd el-Uklî, Muğiyre b. Mıksem ed-Dabbî ve Ka’ka’a b. Yezîd ile beraber geceleyin oturuyor, fıkıh müzâkere ediyorduk. Belki de

 

sabah ezanını duyuncaya kadar yerimizden hiç kalkmadık.” Bir başka rivayette “Aralarını ancak sabah ezanı ayırıyordu” şeklin­de gelmiştir.

********************

İsmâîl b. Ayyâş el-Hamsî (d. 106/ö. 181) ile ilgili olarak şöyle denilmektedir: (32)

Ebû’l-Yemân der ki:

“İsmâîl, komşumuz olup evi evimizin yanındaydı. Geceyi ihyâ ediyordu. Belki de kırâat ediyor, sonra bırakıyor sonra da tekrar dönüyordu. Bir gün kendisine bunu sordum. O da “Ben namaz kılıyor ve Kur’an kırâat ediyorum. Sonra da çıkardığım herhangi bir baptaki hadisleri hatırlıyor ve namazı bırakarak ha­dis yazıyorum. Sonra da tekrar namaza dönüyorum.”

Abdullah b. Mübârek’le ilgili olarak da şu gelmiştir: (33)

Ali b. Hasen b. Şakîk der ki:

“Abdullah b. Mübârek’le beraber soğuk bir gecede mescidden çıkması için kalktım. Kapının yanında bana bir hadis rivayet etti. Ben de ona rivayette bulundum. Müezzin gelip de sabah eza­nını okuyuncaya kadar o hala bana hadis rivayet etmekteydi.

 

HOCANIN KAPISININ EŞİĞİNDE

Malik ve Leys’in ashâbından Abdurrahmân b. Kâsım el-Ute-ki el-Mısrî (d. 132/ö.191) ile ilgili şöyle gelmiştir: (34)

Kendisi der ki.

‘’Fecir vaktinde Mâlik’e geldim ve ona birkaç mesele sor­udum. Onu bu vakitte gönlü ferah bir şekilde buluyordum. Her seherde yanına geliyordum. Bir sefer eşiğinde uzanmıştım. Uyku bastırınca uyudum. Mâlik mescide çıkmış ve ben bunu hissetmemiştim. Siyâhî câriyesi ayağıyla beni dürttü ve:

“-Efendin çıktı. O senin gibi gâfil değil, şu an kendisi kırk dokuz yaşında, sabah namazını çoğunlukla yatsı namazının abdestiyle kılar. “-Bu kadar sık yanına uğramasından ötürü siyâhi câriye Mâlik’in onun efendisi olduğunu zannetmişti.-

Ebü’l-Kâsım der ki:

“Mâlik’in kapısında on yedi sene kaldım. Bu sürede ne bir şey sattım ve ne de satın aldım.” Yine devamla der ki:

“Ben yarandayken bir Mısır hacısı bize doğru yaklaştı ve bir de gördük ki, yüzü sanlı bir gençmiş, yanımıza girdi ve Mâlike selâm vererek şöyle dedi:

“-İbn Kâsım içinizde mi? Ben işâret edilince gözlerimden öperek bana yöneldi. Ondan güzel bir koku hissettim ki, meğer bu çocuğumun kokusuymuş. O gelen benim oğlummuş.”

İbn Kâsım, çocuğun annesini ona hâmileyken bırakmıştı. Hanımı amcasının kızıydı. Uzun süre seferde kalacağından onu kendi tercihine bırakmış, o da evinde kalmayı tercih etmişti.

Kuteybe b. Saîd, Ahmed b. Hanbel ile ilgili olarak şöyle der: (35)

“Veki b. Cerrâh, (129/197) yatsıyı kıldığında Ahmed b. Han­bel onunla beraber ayrılıyor, kapıda duruyor ve Veki de onunla müzâkerede bulunuyordu. -Vekî’ Ahmed’in hocalarındandı.-

Veki bir gece kolumdan tuttu ve:

“-Ey Ebû Abdullah, sana Süfyân’ın hadisini okumak istiyorum” dedi. O da:

“-Haydi getir, Süfyân’dan, Seleme b. Küheyl’den gelen şu şu rivayet ezberinde mi?” dedi. O da:

“-Evet, Yahya bize tahdîs etti ki,…” diyerek rivâyeti söyledi. Böyle böyle devam etti ve Veki’:

“-Sen bize Seleme’den gelenler bitinceye kadar rivâyet et­tin.” dedi Sonra Ahmed:

“-Seleme’den şu şu ezberinde mi?” diye soruyor, Veki de:

“-Hayır,” deyince Ahmed ona okumaya devam ediyor ve ardından Vekî yine hayır diyor sonra sözü diğeri alıyordu.

Kuteybe devamla der ki:

“-Câriye gelip de “Yıldız, -ya da Zühre dedi- gözüktü” deyinceye kadar ayakta durdular.

……

 

 

İLME DALINCA

Mâliki Fakîh, muhaddis, İmam Muhammed b. Sahnûn el- Kayravânî (d. 202/0.256) ile ilgili olarak da şöyle gelmiştir: (36) Mâliki derki:

“Muhammed b. Sahnûn’un Ümmü Müdâme denilen bir câriyesi vardı. Bir gün onun yanındayken geceye kadar bir ki­tabın telifiyle meşgul olmuştu. Câriyesi yemeğini getirmesi için müsâade istedi. Bunun üzerine ona:

“-Ben şu an meşgûlüm.” dedi.

Beklemesi uzayınca câriye bitinceye kadar yemeği ona ye­dirmeye başladı. Sabah ezanı okununcaya kadar buna devam etti ve:

“-Ey Ümmü Mûdâme, geceleyin şenle ilgilenemedim, ye­meği getir” dedi. Bunun üzerine câriye:

“- Efendim, vallahi onu sana yedirmiştim.” deyince:

“-Bunun farkında olmadım.” dedi.

Hadiste müminlerin emîri, Buhârî’nin, Müslim’in, Ebû Dâ-vud’un, TirmM’nin, Nesâî’nin, İbn-i Mâce’nin ve diğerlerinin şeyhi Ebû Abdullah Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî en-Neysâbû-rî (d. 172/ö. 258) ile ilgili olarak şöyle gelmiştir: (37)

Oğlu der ki:

“Yazın öğle vaktinde babamın yanma girdim. Gün ortasın­da oda karanlık olduğu için önünde lâmbasıyla kütüphanesindeydi! Dedim ki:

“-Baba, yaz günü bu lâmbanın dumanı sana zarar verir! Kendini biraz rahadatsan olmaz mı?” Dedi ki:

“-Ey yavrucuğum, ben Resûlüllah (s.a.v) ile, ashabla ve de tâbiinle beraberken sen bana bunu mu söylüyorsun?”

Meclisim zevklidir bağ bahçe misâli,

Kokusu, tadı ve hem ne hoştur renkleri.

********

Fakîh, Mâliki İmam Muhammed b. İbrâhîm B. Abdûs el- Kayravânî (d, 202/ö.260) de ilgili de şöyle bir haber gelmiştir: (38)

“Ebû Bekir Muhammed b. Ebbâd’ın zikrettiğine göre Mu­hammedi b. Abdûs onbeş senesi ilmi çalışmadan, beş senesi de ibâdette geçirmek üzere,otuz sene yatsı namazı abdestiyle sa­bah namazı kılmıştır.’’

…..

SICAĞIN VE SOĞUĞUN
ENGELLEDİĞİ KİMSEDE HAYIR YOKTUR

İbn Hazm’ın ve Hatip Bağdâdi’nin öğrencisi Muhammed b. Fettûh el-Endelûsî (420/488) ile ilgili de şunlar anlatılır: (39)

Emîr İbn Mâkûlâ der ki:

“Dürüstlüğü, iffeti, takvası ve ilimle meşgûliyetiyle arkada­şımız Hûmeydî’nin bir benzerini görmedim. “Tânhü’l-Endelüs”ü tasnif etti. İbrahim es-Selemânî der ki:

“Faziletinde ve asâletinde, geniş ilminde ve ilmi yaymaya düşkünlüğünde gözlerim Humeydî gibisini görmedi.” Yahya b. el-Bennâ da şunu der:

“Humeydî’nin çalışması şöyleydi; Geceleyin sıcakta yazıyor, serinlemek için içi su dolu bir leğende oturuyordu! Allah, “Sı­cağın ve soğuğun kendisine mâni olduğu kimsede hayır yoktur.” diyen kimseye rahmet etsin.

 

GECE YARISI DERS

Şâfî usulcü İmam Ebû’l-Feth İbn Berhân el-Bağdâdî (d. 479/0. 518) ile ilgili de şu ifade edilir: (40)

 

Önce Hanbelî mezhebinden idi sonra Şâfî mezhebine geçti. eş-Şâşî’den, Gazâlî’den, İlkiyâ’dan fikıh tahsil etti. Parlak bir ze­kâya ve şaşırtıcı bir mîzâca sahipti. Neredeyse ne duyarsa ezber­liyor ve zihninde kalıyordu. İlim için sürekli bir gayret içindeydi ve hatta onun ismiyle darbı mesel bile söylediler.

İlim taliplileri uzak yollardan ona geliyordu ve talebeler ka­pısında birbirleriyle yanşıyorlardı. Sonunda meşgûliyeti günü­nün tümünü ve gecesinin de bir kısmını kapsar oldu. Seher vak­tinden yatsıya kadar oturuyor ve aynı şekilde yatsıdan sonraya da kalıyordu.

Anlatılır ki bir grup kendisinden Gazâlî’nin ihya’sından kendilerine ders vermesini istemiş, o da şöyle demiştir:

 

“-Sizin için vakit bulamıyorum.” Bunun üzerine onlar vakit belirlediler o da bu vakitte falan kimseye dersim var.” demişti. Nihayet îhyâ”dan ders vermesi için gece yarısını kararlaştırdı­lar.

***************************

Allah seni her türlü musibetten muhafaza eylesin. Ibn Be hân’ın ilmi yaymak ve başkalarına ulaştırmak ve taşımak için şu şaşırtıcı sabrına bir bak. Yine hocadan ders okumak için gece yansından başka vakit bulamayan ve ilimle yanıp tutuşan o tale­belerin şu içlerini dürten şevklerine ve ateşli tutkularına bir bak. O vakitte sevinç ve mutlulukla hocalarına geldiler ve kendilerini şanslı ve nasipli saydılar.

Talebesiyle ve hocasıyla bu ecdada mâşallah ! O talebele­rin ilme olan sevgisi ne kadir güçlü öyle! Sağlam bir ilme sahip olmak ve anlamak için hocadan tahsil yapmaya ne kadar arzu­lular! Yine emaneti tevdi eden, ahde vefa gösteren o hocalar ilmi yaymak ve talabeye ulaştırmak için ne kadar da sabırlılar !

En rahat, en dinç ve zihinlerinin en açık vakitlerinde, yazın serin, kışın sıcak sınıflarında elli dakikalık dersten çıkmak için bir-an önce zili bekleyen ve sınıftan birbiriyle yarışarak çıkan bu as­rın talebelerinden Allaha sığınırız. Sanki yangından kaçıyorlar ya da zâlim bir kâtilin esaretinden kurtuluyorlar!

 

….

ÖNCEKİ ULEMANIN BÜYÜK İDEALLERİ

 

İmam Ebû’l-Ferec’in (o. 597) faydalı ve ilgi çekici eseri “Say­dul-Hatır” da kendinden bahsederek ‘büyük düşünme’ konu­sunda söylediği bazı sözleri vardır, ilim talebesinin gayretlerim en üst noktaya çıkarması ve bununla beraber onu hedeflerine ulaştırması amacıyla bu kitapta kendisinden bazı cümlelere yer vermenin güzel olacağını düşündüm. Çünkü gayret gayreti harekete geçirir. Kendisi şunları ifade etmektedir“:

 

Büyük ideallere sahip olma olgun bir aklın göstergesidir.Küçük beklentilere küçük insanlar razı olur! Şâir der ki;

‘’Yükseldikçe kişi daha da yükselir isteği,

Küçük insanlar ise küçük şeylere olur kani.’’

İnsan büyük hedeflerinden daha muazzamıyla hiç denenmemiştir. Hedefini yüksek tutan kişi onurlu şeylerden yana tercih kullanır. Bunun için de zaman müsâit olmayabilir; bazen araçlar yetersiz kalabilir ve bu yüzden acılar içinde kalabilir.Benim bazı büyük hedeflerim olmuş ve ben bu yüzden acı çekmiştim ! Keşke bunlar olmasaydı demiyorum. Hayat ancak aklın yokluğu ölçüsünde zevkli olur! Akıllı kişi ise hayattan daha fazla haz duymayı akılsızlığa değişmez!

 

Kime büyük düşünmek nasip olmuşsa hedefinin büyüklüğü kadar acı duymuştur. Nitekim şâir şöyle der:

‘’Gönül büyükse eğer kişide,

Beden yorulur onun peşinde.

Bunun izahı şudur :

Hedefi yüksek olan bütün ilimleri talep eder, kendini bir kıs­mıyla sınırlamaz. Ayrıca her bir ilmi de sonuna kadar ister ki bu bedenin kapasitesini aşan bir durumdur.

Sonra kişi görür ki, ilimden murâd ameldir. Bu sebeple ilim­le bir arada tutmak zor olduğu halde gece kıyâm ederek gündüz de oruç tutarak çalışır. Sonra dünyâdan uzaklaşmayı düşünür ve bunun için gerekli şeylere ihtiyâç duyar; îsârda bulunur, cim­rilik yapamaz. Cömertlik onu bolca harcamaya yönlendirirken izzeti nefsi ise bunun için kazanmasına mâni olur.

Cömert hâliyle devam ettiği takdirde muhtâç olur ve fakir­leşir. Hem kendi bedeni ve hem de âilesi bundan etkilenir. Şâyet elini kısarsa karakteri bunu reddeder. Kısacası, yardıma ve kendisine ters gelen şeylere sahip olmaya ihtiyaç duyar. Bu du­rumda o asla sonu gelmeyecek ve tükenmeyecek yorgunluklar­la iç içedir. Sonra amellerinde ihlâs gerçekleştirirse yorgunluğu fazlalaşır ve müzminleşen acısı daha da kuvvetlenir!

Hedefi küçük olan şimdi bunun neresindedir? Bu kişi fakihse kendisine bir hadis sorulur “Bilmiyorum” der. Muhaddisse kendisine fikhî bir mesele sorulur yine “Bilmiyorum” der. Kendi­sine “yetersiz” denildiğinde de aldırış etmez.

 

Yüce hedefi olan ilimde geri kalmayı, aybı ifşâ olmuş ve in­sanlara ayıbını göstermiş gibi rezilce görür. Hedefi küçük olansa insanların ihsanlarını önemsemez! Onlardan istemeyi de çirkin bulmaz.Geri vermeye yanaşamaz! Büyük düşünceler bunu kaldırmaz.Fakat yüksek hedefin verdiği yorgunluk hakikatte rahatlıktır.Eğer iyi anlaşılırsa küçük hedefin rahatlığı gerçekte yorgunluk ve kusurdur! Dünyâ ise yücelerin en yücesi için yarışma yeridir. Büyük hedeflere sahip olanın hedefi için elinden geleni yapması gerekir. Şâyet en başa geçerse ki asıl maksât budur. Çalıştığı halde şâyet yarışta tökezlerse asla bıkıp usanmaz.

Bana türlü gâyelere yönelik büyük bir hedef bahşedildi. Alt­mışıma vardım ancak emellerime ulaşamadım. Bunun üzerine Allah’tan ömrümü uzatmasını, bedenime kuvvet vermesini ve isteklerime ulaşmayı dilemeye başladım. Hayatın kuralları beni yadırgadı ve “Hayatın akışı senin istediğin gibi yürümüyor” dedi. Ben de “Ancak hayatın kanunlarını aşmaya kâdir Allah’tan isti­yorum” dedim.

Kendi ideallerime baktım ve hayret verici buldum! Hal bu ki, ilme dâir kesin olarak ulaşamayacağım şeyleri istiyorum. Çünkü ben değişik dallarıyla bütün ilimleri istiyorum. Ayrıca ilimlerin her dalını incelikleriyle araştırmayı istiyorum. Oysa bu bir ömrün onun bir kısmına bile yetişemeyeceği bir iştir. Sadece bir dalı bitirmiş ve onun dışındakilerde eksik kalmış gayret-keş birini görsem fıkhı olmayan muhaddis ve hadis ilminden  habersiz fakih gibi onun azmini tamam addetmem. Daha az ilimle yetinmenin ancak azim eksikliğinden kaynaklandığını dü­şünürüm.!

Sonra ben ilimle amel etmenin son haddini istiyorum. Bişri Hafî’nin takvâsını, Ma’rûf el-Kerhî’nin zühdünü arzuluyorum. Tabî bu, eserleri tetkik etmek, insanlarla konuşmak ve onlarla hemhâl olmakla beraber ulaşılması zor bir iş!

Sonra bir de insanlara muhtâç olmamak ve onlara ihsan­da bulunma şerefine ermek istiyorum. İlimle meşgûl olmak ise kazanç elde etmeye engeldir. İkrâm ve ihsân kabul etmek ise büyük düşüncenin kabûl etmeyeceği şeylerdendir.

Ben öldükten sonra bana halef olsun diye eser tahkikine yöneldiğim gibi evlâtların da taleplerine yöneliyorum. Bunu is­temek ise yalnızlığı seven bir kişinin aklını meşgul eder.

Ayrıca ben güzel şeylerden istifade etmeyi de istiyorum. Bunda da maddî yetersizlik itibarıyla bir engel söz konusudur. Sonra gerçekleşse de bu ideallerimdeki bütünlüğü bozar!

Bunun gibi bedenimin iyiliği için yemeyi ve içmeyi arzulu­yorum. Zîra maddi imkânsızlık buna engel olduğu halde, beden rahata ve lütûfa alışkındır. İstediklerimin hepsi zıtlarıyla bir ara­da!

İdeallerini anlatan insanlar gördüm. Şöyle bir inceleyince bir de baktım ki, tek bir dalda hedef güdüyorlar ve en önemli konulardaki eksikliklerine aldırmıyorlar. Razî der ki:

‘’Bîtap olmak her cisim için bir âfettir.

Benim âfetim hedefin dağılmasıdır.’’

Ebû Müslim el-Horasânî gençliğinde neredeyse hiç uyumu­yordu. Bununla ilgili olarak ona sorulduğunda “Berrak bir zi­hin, uzun soluklu hedefler ve işlerin en üstününü arzu­layan bir ruhla, bayağı insanlarınkine benzer bir hayat beraber olabilir mi!?” demiştir.

Denildi ki:

“-Doyumsuzluğunu giderecek şey nedir?”

“-Hükümran olmak” dedi.

“-Öyleyse onu talep et.” denilince de:

“—O ancak yanında korkularla istenir” dedi.

“-Öyleyse korkuların ardından git” denildi.

“-Akıl buna mânidir” dedi.

“-Öyleyse ne yapacaksın?” denildi:

“-Aklımı biraz bilgiden yoksun bırakacağım ve tehlikeye atılacağım. Hedefe ancak cahillikle ulaşılır! Ancak muhafaza edeceği şeylerde aklı devreye sokarım. Yorgunluk, yokluğun kardeşidir.”

Şu miskinin haline baktım da birden en mühim hususu,işin âhiret boyutunu zâyi edip hükümranlık peşine takıldığını farkettim. Bu yolda niceleri ölüp gittiler! Hatta bazısı isteklerine ulaştı, ama sekiz seneden başka o nimetlerden istifade edemedi! Ardından da akıl tedbirini unutunca kendisine bir sûikast düzen lendi. Sonuçta öldürüldü ve en kötü hal üzere âhirete gitti!

Benim durumum nerede ve nihâi hedefi dünyâ olan kişinin vaziyeti ilgili anlattıklarım nerede? Ben dünyevi olarak: elde edilen bir şeyin herhangi bir sebeple dinîmin saygınlığına halel getirmesini, ilmime ve amelime tesir etmesini istemem.

Geceleyin kıyâm, ilmin yanında takvâ, aklı eserlerle meşgul  etme ve beden için uygun yiyeceği temin etme arzusu benim için nasıl da derttir! İnsanlarla görüşmek ve onlara ilim öğretirken yalnız kalıp da sessizce yalvaramamak benim için ne hazin bir durumdur! Aîle için gerekli şeyleri düşünmekle beraber âh bir de Allah’tan korkmanın tasası!

Şu var ki, ben acılanma teslim olmuşum. Belki de acılarımla terbiye olacağım. Çünkü yüce hedefler ancak Hakka yaklaştıra­cak onurlu işleri talepten ileri gelir. Belki de isteklerdeki şaşkınlık hedeflenen şeyin bir delilidir. İşte ben nefeslerimden birinin bile boş yere zâyî olmaması için dikkat ediyorum. Gayretim hede­fine ulaşırsa ne âlâ. Aksi olursa da mû’minin niyeti amelinden üstündür.

Hazların tümü hissi ve aklî niteliktedir. Hissi hazların son noktası ve en üst seviyesi evliliktir. Aklî olanların nihâî noktası da ilimdir. Dünyada kimin için bu iki hedef hâsıl olursa o nihâî hedefe nâil olmuş demektir.

Ben talebeyi iki amaca da yönlendiriyorum. Şu kadarı var ki, nasibdâr talebenin bir belirtisi vardır ki o da ona yüce hedef­ler bahşedilmiş olmasıdır. Bu, daha çocukla beraber doğar ve nitekim kişiyi çocukluğundan itibaren işlerin en şereflisine talip olduğunu görürsün. Hadiste rivayet edilmiştir ki:

 

‘’Abdulmuttalib’in Kâbe-i Muazzama yanında bir yeri vardı. Nebi (s.a.v) çocukken gelir, onun kucağına otururdu. Abdulmuttâlip de benim bu oğlum için ilerde büyük bir mevki vardır.”derdi.

Şimdi biri “Benim gayretim var ancak istediğim kısmet olmadı. Çıkış yolu nedir?” derse bunun cevabı şudur: “Nasip bir kapıdan kapanırsa bir başka kapıdan açılır. Sonra Allah’ın sana gayret nasip edip de yardıma olmaması muhal bir durumdur. Bak hâline, belki de sana şükrünü yapmadığın bir ihsanda bu lunmuştur! Ya da sabır gösteremediğin bir arzunla seni imtihan etmiştir!

Şunu bil ki, Allah sana ilmin lezzetini tahsis ettiği için belki birçok dünyevî zevkten uzaklaştıracaktır.

Sana açıklamayı murad ettiğim şey şu: ilme yeni başlayan bir gencin her ilmin bir yönünü öğrenmesi, fikıh ilmini en mühimi olarak görmesi ve hadis, siyer, ahbâr gibi nakil bilgisini de ihmâl etmemesi gerekir. Kâmil insanların âdeti böyle ortaya çıkar. Kişiye dil ve hitâbette bir fesâhât verilmiş ve bir de buna lugat ve nahiv bilgisi eklenmişse çok keskin bir dile sahip olmuş demektir.

İlim ne zaman Hakkı bilmeye ve Allah’ın hizmetine vesile olursa sahibi için başkasına açılmayan kapılar açılır. Bu zaman­ca -6.asır- ulemanın ilimde ihmâlkâr davranarak sıradan insan­lar gibi olmaları bana üzüntü veriyor. Kendilerine mevzû bir hadis rastladığında bunun için mervîdir diyebiliyorlar!

Bayağı hedefler yüzünden göz yaşı dökmek lâzım!!! Lâ havleve lâ kuvvete illâ billâhilaliyyilazim.”

Gelen arama terimleri:

  • Saydul hatır

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*