Çocuk Gelinler,Sübyancılık ya da “Kültür Çarpması”

Boşanmış kadınların bekleyeceği iddet sürelerini hükme bağlayan 65/et-Talâk, 4 ayetinde yer alan “adet görmeyenler” bendi üzerinden geçtiğimiz günlerde koparılan kıyamet, bu ülkede dine şaşı bakanların ürperti verici psikolojisini bir kere daha ortaya çıkardı.

İlgililerince son derece detaylı biçimde kompartmanlara ayrılarak incelenen bu konunun ideolojik saplantılarla istismar edilmesi, her şeyden önce bir “ahlak” problemi olarak görülmelidir.

İstismarında en az İslam düşmanları kadar modernistlerin ve tarihselcilerin de ön aldığı görülen bu mesele, bu kesimlerin samimiyetini ortaya koyan bir “turnusol kâğıdı” oldu adeta. Zira Din hakkında, modern durumu temel alarak ahkâm kesmeyi marifet sayanlar nezdinde herşeyden önce tıbbın ve sosyolojinin konuşması esas olsa gerektir. Dolayısıyla ilgili ayet üzerinden Kur’an/Din hakkında ileri-geri konuşmadan önce, en azından konu hakkında tıp ne der, sosyoloji ne söyler diye bakmak dürüstlüğün asgari şartlarından olmalıdır.

“Mesele”yi maddeler halinde ve kısaca görelim:

1-65/et-Talâk, 4 ayetinde (Elmalılı merhumun meallendirmesiyle) şöyle buyurulmaktadır: “Hayızdan kesilmiş olan kadınlarınız –şüphelendinizse– onların iddeti de üç aydır, hayız görmeyenler de öyle, yüklülerin (hamilelerin) ise ecelleri (iddet sürelerinin bitim) hamillerini vaz’ etmeleridir (doğum yapmalarıdır) ve her kim Allah’a korunursa Allah onun işine bir kolaylık verir.”(1)

2-Bu ayetle tayin edilen iddet süreleri evli kadınların içinde bulunabileceği bütün durumları ihtiva etmektedir. Yani evli ve “medhûlun bihâ/zifaf görmüş” kadınlar için şu 3 durumdan biri söz konusu olabilir; başka bir ihtimal yoktur:

3-Hayızdan kesilmiş olmak. Yani artık hayız görmeyecek yaşa gelmiş olmak.

4-Hamilelik sebebiyle hayız görmemek.

5-Herhangi bir sebeple hayız görmemek.

6-Yukarıdaki A ve B maddeleri hakkında herhangi bir sıkıntı söz konusu değilken, problem, C maddesinin önyargılı bir yaklaşımla yanlış anlamlandırılmasından çıkmaktadır. Zira ayette yer alan “hayız görmeme” ifadesi, şartlanmış beyinlere hemen “küçük kız çocuğu” çağrışımı yapıyor. Buradan “çocuk gelinler”, “kadın istismarı”, “kadına şiddet”… vd. müzmin problemler sökün edip gidiyor…

Meseleye “oluşturulmuş hassasiyet” durumundan sıyrılarak baktığımızda, burada cevabı verilmesi gereken soru şudur:

Ayetten mutlak olarak sadece yaşı küçük olduğu için henüz hayız görmeyen kız mı anlaşılır?

Bu sorunun doğru cevabı, şu sorunun doğru cevabına bağlıdır: Bir kadın/kız hangi durumlarda hayız görmez:

Bu sorunun tek cevabı yoktur. Bir başka ifadeyle bir kadının/kızın hayız görmemesi birkaç farklı durumda söz konusu olur:

1-Yaş küçüklüğü. Bu durum henüz cinsellik nedir bilmeyecek kadar küçük yaşı anlattığı gibi, -“müştehât” (:ergen) tabir edilen- cinsel duyguları ve fizik özellikleri gelişmiş olduğu halde henüz hayız görmeyen kız çocuklarını da anlatır. Göğüsleri belirgin biçimde çıkmış, vücudunun belirli yerlerinde kadınsı kıllanmalar meydana gelmiş kız çocukları da bu gruba girer. Bu durum 16, hatta 18 yaşına kadar devam edebilir.(2)

2-Herhangi bir anormallik sebebiyle adet görmesi gecikmiş olanlar. Bu gecikme başlıca iki nedenden kaynaklanmış olabilir:

3-Endokrin anormallik (%40).

4-Gelişim anomalileri (%60).(3)

Bunu Fizyolojik ve Patolojik amenore şeklinde kategorize etmek de mümkündür.

1-Özellikle ağır egzersiz yapan, performans sporlarına katılan ve anormal diyet uygulayan kadınlarda, alınan kalorinin harcanan enerjiyi karşılamadığı durumlar (sekonder amenore).(4)

2-Adet kanının dışarı çıkmaması durumu (kriptomenore).

Konunun detaylarını ilgili çalışmalara(5)havale ederek ayete dönecek olursak:

4-Ayette geçen “vellâî lem yehıdne” ifadesini başka pek çok meal yazarının yaptığı gibi“henüz adet görmeyenler” şeklinde çevirmek, ayetin hükmünü delilsiz-dayanaksız olarak daraltmak anlamına geldiği gibi, nüzul sebebine de aykırılık teşkilh eder. Tefsirlerde bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak şu olay zikredilmektedir: “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur’ iddet bekler…”(6) ayeti indiği zaman Hallâd b. en-Nu’mân b. Kays el-Ensârî (r.a) şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Öyleyse hiç adet görmeyenlerin (adetten kesilmiş olanların), adet görmeyenlerin ve hamilelerin iddeti ne kadardır?” Bunun üzerine Allah Teala “Hayızdan kesilmiş olan kadınlarınız…” ayetini indirdi.(7)Soruda geçen “hiç adet görmeyenler” fıkrası ayetin metninde, “adetten kesilmiş olanlar” olarak karşılığını bulmuştur. Sorudaki “adet görmeyenler” ifadesine gelince –ki “problem” olarak görülen yer burasıdır– yaş küçüklüğü sebebiyle “henüz adet görmeyenler”i anlattığı gibi, “herhangi bir arızî sebepten dolayı adet görmeyenler”i de anlatır.(8)

Nitekim Elmalılı merhum şöyle demiştir: “Bunlar gerek on yedi yaşından küçük olup henüz büluğa ermemiş olduklarından dolayı hayız görmemiş olanlara ve gerek büluğ sinninin azamisi olan on yedi yaşını geçmiş ve binaenaleyh yaş itibariyle bâliğ bulunmuş oldukları halde, hayız adeti olmamış bulunanlara şamildir. Bir veya iki kere hayız görmüş olup da sonra görmemiş olanlar da sahih olan [görüşe göre] böyledir.”(9)

Allah Teala, hayatın devamı için zaruri olan evlilik kurumunun sağlam temeller üzerinde yürüyebilmesi ve neslin karışmaması adına temel noktalarda herhangi bir belirsizlik bulunmamasını murad etmiştir. Bu sebeple boşanmış kadınların beklemesi gereken iddet sürelerini –durumlarına göre– belirlemiştir.

Bunlar arasında hayızdan kesilmiş olanlar ve hamileler bulunabileceği gibi, –azınlakta da olsa– bir sebeple hayız görmeyenler de bulunabilir. Bu son kategoride yer alanlar da –hayız görmeme nedenine bağlı olarak– kendi aralarında çeşitli kısımlara ayrılır. Konuyla ilgili istisnaî durumları bile hükme bağlamış olması dolayısıyla üzerinde ibretle düşünülmesi gereken bir ayetin son derece seviyesiz değerlendirmelere konu edilmiş olması, öncelikle mü’minlerin içine yuvarlandığı derin özgüven kaybının ve kimlik krizinin ifadesidir.

5-Yukarıda çokça geçen “yaş küçüklüğü” konusu üzerinde de duralım: Çocukluk çağından gençlik çağına adım atan –kız olsun erkek olsun– bireyler, modernite öncesi zamanlarda yaşları fazla ilerlemeden evlendirilirdi. Bunun dinî, sosyal, kütürel… çok çeşitli sebepleri/hikmetleri vardır ki, burada izahı uzun gider. Evlilik yaşının olabildiğince yukarıya doğru çıktığı günümüz dünyasının değişen kültürel, sosyolojik.. algı durumunu esas alarak meseleye bakanların, modernite öncesi toplumsal yapının kendine mahsus dengelerini ıskaladığı dikkat çekmektedir. Oysa bu, son derece önemli bir noktadır.

Söz gelimi modernite öncesince biz, ergenlik bunalımı, gençlik bunalımı, orta yaş bunalımı, yaşlılık bunalımı… gibi olguları bilmezdik. Çocuklarımız olabildiğince erken evlenerek hayata atılır, bunun sonucu olarak da bugünün kriterlerine göre oldukça “erken” sayılan çağlarda sorumluluk sahibi olurlardı. Kendi mesleğim özelinde söyleyecek olursam, İslamî ilimlerde oldukça erken yaşlarda “müderris”lik payesine ulaşan alimler hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler, herhangi bir Tabakāt kitabına bakarlarsa, maksatlarına kolayca vasıl olurlar. Bu hayatın diğer alanları için de böyledir. Kaldı ki, insanın biyolojik ve fizyolojik yapısının coğrafyayla, iklimle, beslenme durumuyla… son derece yakın ilgisi bulunduğu izahtan varestedir.

Bunu, sadece toplumsal açıdan değil, aynı zamanda “Müslümanlığını muhafaza etmede” de ne kadar nemli bir mesele olduğunu görmek isteyenler, Batı’da yaşayan Müslüman ailelere bakmalıdır. Orada dinini-kültürünü önemseyen ailelerin çocuklarını nasıl ilk fırsatta evlendirmek için çırpındığı, Batılı ülkelerle irtibatı bulunanların malumudur!

6-Burada İslamî meselelere, maruz kaldıkları “kültür çarpması”nın etkisi altında bakan tarihselcilerimize(10)de bir çift sözümüz olsun: “Sübyancılık”, “sapıklık”… gibi kelimelerin çağrışım gücü eşliğinde “masaya yatırdığınız” bu ayeti tarihsel ilan etmenin sizi gerçekten kurtaracağını sanacak kadar cahil misiniz, yoksa işinize geldiği için mi bu çirkin söyleme sığınma basitliği içindesiniz, bilemiyorum. Bildiğim bir şey var: Bu nahiflik ne sizi kurtarır ne de “ayıplarından (!) kurtarmak üzere yola çıktığınız” Kur’an vahyini tebrie eder.

Siz “sübyancılık” ithamlarından kurtulmanın yolunu bu ayeti tarihsel ilan etmekte bulurken kendinizi rahatlatıyorsunuz belki; ama öte yandan İslam düşmanları, ateistler kıs kıs gülüyor: “Bu nasıl bir tanrı ki, sübyancılığı tarihin belli bir döneminde normal görmüş ve onaylamış?” Üstelik o hükmü bütün zamanlar için indirmediğini o tanrının kendisi söylememiş de, siz ahir zamanda bunu keşfedip o tanrıyı ve vahyini büyük nakisadan bir kurtarmışsınız!!

Sübhâne kāsımi’l-ukûl!

Ebubekir Sifil – 13 Ocak2018

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*